"Bu sözleri duyunca içimden bir burukluk geçti. Kendi çocukluğum geldi aklıma…"
Demirci'nin sabah ayazı yüzüme vururken fabrika sireninin sesi kulaklarımda çınlıyordu. Henüz gün doğmamıştı ama halı fabrikasının demir kapısından giren onlarca işçi gibi ben de vardiyanın içine karışıyordum. İçerideki hava ağırdı; yün kokusu, iplik tozu, makinelerin homurtusu… İnsan nefes aldıkça boğazına oturuyordu.
"Hamit, hele çabuk ol, şu topak iplikler birikti!" dedi yan tezgâhtan Ramazan abi. Yüzünde yılların çizgileri vardı ama gözleri hâlâ çalışmaya alışmış bir mahkûm gibi aynı telaşla parlıyordu.
Ben de aceleyle eğildim, iplikleri toparlarken aklımda hep aynı şey: Eve götürülecek ekmek parası. Asgari ücret yetmiyordu ama başka çarem yoktu. Akşam eve vardığımda Aynur kapıda bekliyordu. Elinde Dilek'in çantası vardı, gözleri hafif yorgun ama yine de umut doluydu.
"Hoş geldin Hamit" dedi hafif gülümseyerek.
"Hoş bulduk Aynur. Dilek nerede"
"Odada, resim yapıyor. Bugün öğretmeni ödev vermiş, dedim baban gelince beraber yaparsınız."
Bu sözleri duyunca içimden bir burukluk geçti. Kendi çocukluğum geldi aklıma… Bizim zamanımızda ödev yapacak kimse olmamıştı yanımızda.
O sırada Dilek koşarak geldi, elinde pastel boyalarla:
"Baba! Çiçek çizdim, bak bak! Rengini doğru yapmış mıyım"
Diz çöktüm, kâğıda baktım. Renkler karmakarışıktı ama o kadar içten çizilmişti ki gözlerim doldu. "Çok güzel kızım, sen dünyanın en güzel çiçeklerini yapmışsın."
Aynur bize bakıyordu, gözlerinde gizli bir sevinç vardı. Ama aynı zamanda bir soru da gizleniyordu o bakışlarda:

3