Geçenlerde eski bir fotoğraf albümüne denk geldim. 40-50 yıl öncesinin ilkokul bahçeleri... Erkek çocukların üzerinde lacivert, yanları beyaz çizgili; kız çocuklarında ise kırmızısı o meşhur eşofmanlar. Zenginle fakiri ayıran tek şey, en fazla kumaşın kalitesi ya da dizlerin hemen eskiyip eskimemesiydi. Statü dediğimiz şey, bir markanın logosuna değil, çocuğun gözündeki neşeye bağlıydı.
O sadelikten, bugünün "göstermelik yaşamlar" cehennemine nasıl düştük
Şimdilerde replikalar, orijinaller, sınırlı üretimler... An ve bitmek bilmeyen bir tüketim çılgınlığının ortasındayız. Kapitalizm bize sürekli "kazandığını", seni bir üst sınıfa taşıdığını fısıldayan sinsi bir illüzyonist gibi. Oysa gerçek şu ki; bizi tükettiğimiz metalarla var olmaya zorlarken, insanlığımızı ezip geçiyor. Biz daha lüks bir ayakkabının, daha yeni bir telefon modelinin peşinde koşarken, dünya arka bahçede başka bir uçuruma yuvarlanıyor.
Bir Tarafta Futbol ve Milyon Dolar Garajları, Diğer Tarafta...
Uçurum dediysem, lafın gelişi değil. Kelimenin tam anlamıyla derin, karanlık ve adaletsiz bir uçurumdan bahsediyorum.
Bir yanda 90 dakikalık bir eğlence, yeşil sahalar, milyarlarca dolarlık transferler, "para kazanma odaları" haline gelmiş spor endüstrisi ve bu endüstrinin kutsadığı modern gladyatörler... Diğer yanda ise aynı dünyanın başka bir koordinatında, üzerine bomba yağan çocukların çığlıkları. İnsanlığın öncelikleri öyle bir yerinden oynadı ki, bir futbol kulübünün borç yapılandırmasını konuştuğumuz iştahla, açlıktan ölen çocukları konuşamıyoruz.
Sistem bize tam olarak bunu dayatıyor: "Eğlen, tüket ve arkana bakma." Çünkü arkana bakarsan, o vitrindeki parıltı sönecek. Arkana bakarsan, vicdanın sızlayacak.
Unutturulan Soykırımlar ve Hızlı Gündem pu ilk Afyonu
En acısı da ne biliyor musunuz Bugün insanlık tarihi, canlı yayınlarda izlediğimiz soykırımlarla lekeleniyor. Sosyal medya akışımızda bir yanda lüks restoran tabakları kayarken, hemen bir alt kaydırmada enkaz altından çıkarılan bebeklerin cansız bedenlerini görüyoruz. Ve işin korkunç yanı, buna alışıyoruz.
Hız çağındayız ya; gündem o kadar çabuk değiştiriliyor, önümüze o kadar çok yapay kavga atılıyor ki, kalbimizin tam ortasında durması gereken o büyük acıları bile birer "kuple" geçip gidiyoruz. Algılarımız uyuşturuluyor.
Bu akan kan, bu bitmeyen vahşet kendiliğinden olmuyor elbette. Başta ABD olmak üzere, onun vizyonsuz yancısı konumundaki Batılı devletlerin kurduğu ve bekçiliğini yaptığı o vahşi küresel çarklar dönsün diye, kutsal topraklar kalıcı bir gözyaşı gölüne dönüştürülüyor. Demokrasi ve insan hakları maskesi takan bu egemen güçler, kendi konforları ve yeraltı kaynaklarına ulaşma hırsları için dünyayı ateşe vermekten çekinmiyor. Gazze'den Doğu Türkistan'a, dünyanın neresinde bir çocuk "Neden" diye sorarak can veriyorsa; fail de, silahı veren de, o katliama sessiz kalarak yol veren "medeniyet" ambalajlı o yancılar da aynı suçun ortağıdır. Orada insanlık hep birlikte sınıfta kalıyor.
Niyazımız ve Umudumuz
Tüm bunları yazarken, kendimi bu çürümenin tamamen dışındaymış gibi steril bir yere koyduğum sanılmasın. Elbette önce kendi nefsime söylüyorum. "Ben bu sistemin esiri olmadım, ben temiz kaldım" diyerek sıyrılamam işin içinden. Ne yazık ki hayır; ne kadar direnirsem direneyim, ne kadar tiksinerek baksam da günün sonunda ben de bu kapitalist şarkının ritmine ayak uydururken buluyorum kendimi. Hepimiz öyle ya da böyle bu devasa çarkın dişlileri arasındayız; bazen aldığımız bir markayla, bazen önümüzdeki ekrana dalıp gitmekle, bazen de o vahşi tüketime bir yerinden tutunmakla bu günaha ortak oluyoruz. Hepimiz aynı gemide, bizi kendine benzeten o rüzgarın önünde savruluyoruz. İçimizdeki bu çelişkiyle yüzleşmeden, kendi ikiyüzlülüğümüzü itiraf etmeden kurtuluş kapısını aralayamayız.

21