İnsanın en büyük illüzyonlarından biri, kendi içindeki cömertliği karşı tarafın kapasitesi sanmaktır. Birine ederinden fazla değer verdiğinizde, o değerin kaynağının sizde olduğunu unutup kendilerini dev aynasında görmeye başlarlar. Dün derdini dinlediğiniz, düştüğünde elinden tuttuğunuz, başarısıyla gurur duyduğunuz insanların bugün bir selamı esirger hale gelmesi ya da hayatlarında hiç var olmamışsınız gibi davranması... İşte insanın içini asıl yakan şey, verilen emeğin ucuzlatılmasıdır.
İlk an'ın sızısı inkâr edilemez. İnsan kırılır, incinir, "Bunu mu hak ettim" diye sorgular. Onların kalabalığında sizin yalnızlaştırılmanız, o sessiz yok sayılma hali önce bir yük gibi oturur göğsünüze. Ancak hayatın garip bir simyası var: Sizi o an yakan yangın, bir süre sonra içinizdeki hamlığı alır. Gönül israfının getirdiği o hayal kırıklığı zamanla bir nevi ruhsal çelikleşmeye dönüşür. Bu süreç, sert bir fırtınanın ağacı kökünden sarsıp düşürmesi değil, dalını eğip rüzgâra direnmesini sağlayan o gizli direnci oluşturması gibidir. Bakış açınız değişir; olaylara, insanlara ve beklentilerinize bakışınız bir daha asla eskisi gibi olmaz.
İşte tam bu noktada ince bir "ilmi siyaset" devreye girer.
İlmi siyaset; bağırıp çağırmak, intikam planları yapmak ya da kapı duvar sitemlerle kendini yıpratmak değildir. Aksine muhatabına varlığını hissettirerek yok saymanın en asil yoludur. Şikâyet etmeden sessizce mesafe koyabilmektir. Daha önce her mesajına saniyeler içinde dönüş yapan, her buluşmayı iple çeken kişinin, artık o kapıyı aralamadan sessizce geçip gitmesi... Karşı tarafa "Sana kızgın bile değilim, sadece artık kapsama alanım dışındasın" mesajını büyük bir asaletle verebilmektir. Çünkü öfke bile bir değer belirtisidir; oysa sizden giden derin bir sükûnet en sert cevaptır.

37