Sofranın ruhu, zamanın hızı ve karton bardaktaki yalnızlık

Son zamanlarda mutfağımızdaki o kadim tencere seslerinin yerini, dış kapıda yankılanan kurye kornaları aldı. Gençlerin damak tadı, bir kültür değişiminden ziyade adeta bir sürat felaketine kapılmış gidiyor. Oysa bizim mutfağımız bir "yakıt ikmali" değil, bir yaşama biçimidir. Şöyle bir gözümüzü kapatıp düşününce bile insanın iştahını kabartan o zeytinyağlıların zarafeti, binbir çeşit sebze yemeğinin şifası ve sofranın ortasında bir bayrak gibi duran renkli salatalarımız, yerini "hızlı" ama ruhsuz paketlere bırakıyor.

Peki, ne oldu da o mis gibi tereyağlı pilavların, köz kokulu kebapların yerini karton kutulardaki fast-food'lar aldı Cevap biraz zamanın acımasız ritminde, biraz da ekranların pırıltısında saklı. Modern dünya bize "vakit nakittir" dediğinden beri, iki saatte pişen bir türlü yemeğini beklemek gençlere bir sabır imtihanı gibi geliyor. Oysa lezzet dediğimiz şey, o kısık ateşteki bekleyişte, demlenen her bir pirinç tanesinde gizlidir. Sosyal medyanın o renkli, bol soslu ve "havalı" sunumları, bizim kadim mutfağımızı bazen "sıradan" gibi gösterse de hangisi taze bir ekmeğin bir sebze yemeğinin suyuna banıldığı anki o samimiyeti verebilir

Bu irtifa kaybı sadece tabaklarda değil, bardaklarda da kendini gösteriyor. Eskiden çay, bir masanın etrafında "hal hatır sormak", bir derdi bölüşmek demekti. İnce belli bardaktan tüten duman, derin sohbetlerin tek şahidiydi. Şimdilerde ise çoğu zaman isimlerin yanlış yazıldığı devasa karton bardaklarda, ayaküstü tüketilen soğuk kahveler revaçta. Çay yavaşlığı ve gönül bağını temsil ederken, bu yeni nesil kahve kültürü maalesef sadece bir imajdan ibaret kalıyor. Sohbetin demi, o karton bardakların soğukluğunda eriyip gidiyor.