Sağ el verdiğini sol el görmeli mi

Toplumsal hafızamıza kazınmış en zarif ilkelerden biri şudur: "Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek." Bu söz, yapılan iyiliğin bir kibir vesilesi haline gelmemesi, verenin alçakgönüllülüğünü koruması ve en önemlisi alan kişinin onurunu muhafaza etmesi adına koyulmuş muazzam bir ahlaki eşiktir.

Ancak kötülüğün son sesle bağırdığı, olumsuzluğun ve bencil duyguların ekranlarımızı kuşattığı bu çağda şu soruyu sormak zorundayız: İyilik hep sessiz mi kalmalı

Burada karşımıza iki ayrı düzlem çıkar: Bireysel iyilik ve kurumsal (sivil toplum) sorumluluğu.

Bireysel İyilikte Terazi: Teşvik mi, Teşhir mi

Bireysel hayatta yapılan bir yardımın paylaşılması, bıçak sırtı bir alandır. Paylaşımın merkezinde "Ben ne kadar hayırseverim" duygusu duruyorsa, orada iyilik araç, özne ise bireyin kendi egosu haline gelmiştir. Ancak gaye; bir ihtiyacı duyurmak, başkalarını da o taşın altına elini koymaya özendirmek ve "Burada bir iyilik hareketi var, sen de katılabilirsin" mesajı vermekse; işte orada görünürlük bir teşvike dönüşür.

Bireysel paylaşımlarda en kritik çizgi şudur: İyiliğe konu olan insanın yüzü, mahremiyeti ve onuru gölgelenmemelidir. Görünür kılınan şey yardım edilen "insan" değil, yapılan "eylem" ve o eylemin oluşturduğu "ilham" olmalıdır. Aksi halde teşvik niyetiyle başlanan iş, insan onurunu inciten bir sergiye dönüşebilir.

Sivil Toplumda Zorunluluk: Şeffaflık ve Güven

Konu sivil toplum kuruluşlarına (STK) geldiğinde denklem tamamen değişir. Bir STK için yaptıklarını anlatmak, sahayı göstermek ve süreci paylaşmak bir lüks ya da gösteriş değil; asli bir sorumluluktur.

Sivil toplumun ana sermayesi güvendir. Kendisine emanet edilen bir desteği sahadaki ihtiyaç sahibine ulaştıran bir kurum, bağışçısına ve kamuoyuna hesap vermekle yükümlüdür. "Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek" ilkesi STK'lar için bir gizlilik kalkanı olamaz. Bilakis; şeffaflık, yapılan işin kayda geçmesi ve ilan edilmesi kurumsal ahlakın gereğidir.

STK'ların paylaşımları aynı zamanda birer farkındalık çağrısıdır. Ülkemizin dört bir yanındaki ihtiyaç sahiplerini, çalınmayı bekleyen kapıları ve bunlara yönelik yerel çözüm mücadelelerini göstermezseniz toplumsal dayanışmayı diri tutamazsınız. Kendi insanımızın derdine derman olan çalışmaları görünür kılmak, komşusu açken tok yatmayan bir toplumun bağlarını güçlendirir. Bununla birlikte, sınırları aşan gönül coğrafyamızda açılan bir su kuyusunu, bir gıda dağıtımını ya da insani yardım faaliyetlerini paylaşmak da küresel krizlere karşı vicdanın sesi olmaya devam etmektir. Görsel hikaye anlatıcılığı, hem yurt içinde hem de yurt dışında toplumsal duyarlılığı ayağa kaldıran en güçlü araçtır.