Geçen gün açıklanan o gıda güvenliği listelerine bakarken içim cız etti, yalan yok. Köftede ne idüğü belirsiz etler, "yüzde yüz natürel" diye satılan ama içi kimyasalla dolu zeytinyağları, boyalı baharatlar, sağlığı hiçe sayan katkılar... Liste uzayıp gittikçe insan sadece öfkelenmiyor; kendi kendine, içten içe sormadan edemiyor: Sahi, biz ne ara bu kadar gözümüzü kararttık Ne ara komşumuzun, evladımızın tabağına zehir katacak kadar uzağına düşebildik vicdanın
Bu toprakların en temel edepli halinde "sofra" dediğin sadece karın doyurulan bir masa değildi. Sofra; rızkın helalinden bölüşüldüğü, bereketiyle duaların buluştuğu, güvenin harmanlandığı kutsal bir mekândı. Eskiden bir lokma ekmeği paylaşırken insan, karşısındakinin sağlığını kendi canından aziz bilir; "Çoluğuma çocuğuma yedirmediğimi kimsenin önüne koymam" felsefesiyle tezgâhını açardı.
Bugün geldiğimiz noktada ise mesele inan olsun sadece üç kuruş fazla kazanmak ya da maliyeti düşürmek değil. Karşımızdaki tablo, çirkin bir Machiavelli mantığının soframıza kadar sızmış halidir: "Gaye çok kazanmaksa, o gayeye giden her yol mubah!"
İşte asıl tehlike bu zihniyet. "Nasıl olsa çok satıyorum, nasıl olsa cebim doluyor" diyerek ahlakı, ilkeyi ve insan hayatını hedefe giden yolda feda etmek... Bu "ne pahasına olursa olsun kazan" anlayışı, helal ile haram arasındaki o ince ama aşılmaz çizgiyi silip attı. Şimdi çoluk çocuk bir çorba içmeye oturduğumuzda bile içimize sinmeyen bir şüphe çöküyor: "Acaba biz bugün ne yedik"
Peki, her mutfağın, her imalathanenin başına bir müfettiş mi dikeceğiz İstediğin kadar ceza kes, istediğin kadar ismi internette yayınla... İnsanın göğsünün içindeki o en büyük denetçi, yani vicdan susmuşsa; kanun ne yapsın, zabıta ne yapsın Bir toplumda insan, kendi insanını bir "komşu" veya "emanet" değil de hedefine ulaşmak için araç olarak görmeye başladıysa, orada sadece gıdamız değil, bizi biz yapan toplumsal harcımız da çürüyor demektir.

18