Bize çocukluğumuzdan beri hep "birleşmenin", "tutunmanın" ve "kalabalıklaşmanın" erdemleri anlatıldı. Yalnızlık; kaçılması gereken soğuk bir oda, ayrılık ise bir başarısızlık hikâyesi gibi kodlandı zihinlerimize. Oysa modern zamanların gürültüsünde unuttuğumuz, hayatın bize yaşayarak öğrettiği gizli bir denklem var: Bazen kopmak, bütünleşmekten daha hayırlıdır.
İnsan, ait olmadığı bir yerde "var olmaya" çalıştığında çürümeye başlar. Sizi aşağı çeken bir ilişkiden, üretkenliğinizi öldüren bir işten ya da artık aynı dili konuşamadığınız dostluklardan kopamamak, sadakat değil, kendinize yaptığınız bir haksızlıktır. Bu yüzden bir yerden gitmek ya da bir bağı koparmak, çoğu zaman bir "kayıp" değil, muazzam bir yük atma eylemidir.
Bir ağacın yaprak dökümünü hüzünle izleriz; ama ağaç o fazlalıkları dökerek kışa hazırlanır, köklerine döner ve bahara daha güçlü uyanır. İnsan ruhu da böyledir. Bağlılık güzeldir ama bağımlılık çürütür. İyileşmek için bazen o ağır yükleri, o "elalem ne der" zincirlerini kırmak ve vedalaşmak gerekir.
Peki ya o korkulan yalnızlık
Kalabalıkların gürültüsünde kendi sesini kaybeden insan, ancak yalnız kaldığında "Ben kimim ve ne istiyorum" sorusuna dürüstçe cevap verebilir. Gürültü kesildiğinde karşılaşacağınız ilk şey, o güne kadar bastırdığınız kendi iç sesinizdir.

19