Kaç testilik yaşıyoruz

Geçtiğimiz günlerde Türk tiyatrosunun ve sinemasının o kocaman gülüşlü, bilge çınarı Zihni Göktay'a veda ettik. Lüküs Hayat'ı İstanbul Şehir Tiyatroları'nda kaç kez izlediğimi hatırlamıyorum; ilerlemiş yaşına rağmen sahne enerjisi mükemmeldi ve her seferinde aynı coşkuylw izleyiciye ulaşmayı başarıyordu.Eksikleriyle, fazlasıyla, ardında bıraktığı yüzlerce tiplemeyle ama en çok da giderayak kulaklarımıza küpe yaptığı o şahane sözle geçti gitti bu dünyadan:

"Ne kadar zengin olursan ol, ancak yiyebileceğin kadar yersin. Denize testiyi daldırsan ancak alabileceği kadar su alır. Gerisi kalır."

Ne basit, değil mi Ama bir o kadar da idrak etmesi zor. Şunun şurasında üç-beş günlük dünya diyoruz, sonra bir bakıyoruz ki o "üç-beş gün" için yüz yıllık hırslar biriktirmişiz.

Sahi, biz neyin peşindeyiz O uçsuz buçuk deryanın kenarına gelip, elimizdeki testiyi ağzına kadar doldurup, "Bakın benim ne kadar çok suyum var" diye hava atmak için mi paralıyoruz kendimizi Yoksa o deryanın sesini dinlemek, dalgaların serinliğini hissetmek, yani o deryadan gerçekten keyif almak için mi

Testinin Hacmi Belli, Ya İştahımız

İnsanoğlu garip bir canlı. Midemizin hacmi belli, yiyebileceğimiz iki kap yemek. Ama gözümüz öyle bir aç ki, açık büfe hatırası gibi yaşıyoruz hayatı. Masaya sığmayacak kadar tabağı dolduruyoruz, sonra da sindiremediğimiz o hırsların sancısıyla kıvranıyoruz.

Zihni Usta'nın dediği gibi, deryadan payımıza düşen sadece testinin alacağı kadardır. Testiyi büyütmek için ömrünü çürütenler, günün sonunda o koca testiyi dolduracak suyu bulsalar bile, onu taşıyacak dermanı kendilerinde bulamıyorlar.