Burnumuzun ucundaki hazine: Bakarsan bağ, bakmazsan gıpta olur

İnsanoğlunun en kadim ve belki de en içten içe kemiren çelişkilerinden biri budur: Yanındakini görmezden gelip, uzaktakine iç çekmek. Hani eskiler "İnsan burnunun ucundakini göremez" der ya, tam da bu halin özeti. Kendi bahçemizde gözümüzün içine bakan fındık dalı kırılır, ceviz ağacı yabani otların arasında boğulur. Parmağımızı kıpırdatıp iki budama yapmaya, etrafını temizlemeye üşeniriz. Sonra komşunun ya da bir yabancının bahçesinden geçerken durup imrenerek "Maşallah, ne güzel meyve veriyor ağaçları" deriz. Halbuki o ağaca verilen emeği, dökülen teri, gösterilen ilgiyi unutup mucizeyi sadece "kısmet" sanırız.

Oysa toprak da, hayat da sadakat ister. Sen elindeki fındığa, cevize emek versen, zaman ayırsan, toprağını havalandırıp dalını sevsen; senin bahçen de başkalarının durup hayranlıkla bakacağı bir bereket yuvasına dönüşecek.

Mesele sadece bir fındık veya ceviz dalı değil elbet. Ağaçta tecelli eden bu ihmalkârlık, ne yazık ki en çok da evlatlarımızla olan bağımızda yüzümüze vuruyor. Kendi çocuğumuz burnumuzun ucunda büyürken ona vakit ayırmaz, dinlemez, merakıyla ilgilenmeyiz. Sevgiyle ve sabırla işlemek yerine hayatın koşturmacasına kurban ederiz o bağı. Sonra gün gelir, başkalarının yetiştirdiği, saygısı, başarısı ve görgüsüyle ışıldayan gençlere gıptayla bakarız. "Bak elin evladına nasıl da yetişmiş" der, kendi ihmalimizi görmezden geliriz.