Yazar, modern şehirlerde yükselen gökdelenlerin ve teknolojinin insanları birbirinden uzaklaştırdığını, geçmişte kerpiç evlerde yaşanan mahalle dayanışmasının yerini bencilliğin aldığını iddia ediyor. Bu düşünceyi, sosyal medyada dünyanın öbür ucundaki insanları takip ederken kapı komşusunu tanımamamızın çelişkisine dayandırıyor. Peki, mahalle kültürünün kaybı gerçekten modernleşmenin bir kaybı mı, yoksa toplumsal yapıların dönüşümünde kaçınılmaz bir adım mı?
Şöyle bir çevrenize bakın; her yer devasa binalarla, gökyüzünü yırtan beton yığınlarıyla dolu. Şehirler büyüdükçe kalpler daralıyor, duvarlar yükseldikçe aradaki mesafeler açılıyor sanki. Hepimiz daha güvenli, daha sağlam, daha yüksek yapıların ardına saklanmaya çalışıyoruz. Sanıyoruz ki bizi koruyan o taş duvarlar, bizi hayatta tutan o soğuk betonlar...
Oysa fena halde yanılıyoruz.
Bugün modern sitelerde, rezidanslarda yaşıyoruz. Kapımızda çelik kilitler, pencerelerimizde en iyi yalıtımlar var; ama ruhumuzun üşümesine engel olamıyoruz. Aynı asansörde karşılaştığımızda başımızı telefonumuza gömdüğümüz, göz göze gelmemek için yere baktığımız o yabancı, aslında bizim kapı komşumuz. Yıllarca aynı tavanın altında uyuyup birbirimizin ne sesini ne de derdini biliyoruz. Yan dairede bir tencere kaynıyor mu, bir hüzün mü yaşanıyor yoksa bir hastalıkla mı boğuşuluyor; haberimiz bile olmuyor. Sosyal medyada dünyanın öbür ucundaki insanların hayatını takip ederken, bir duvar ötemizdeki komşumuza bir "merhaba"yı, bir "hayırlı sabahlar"ı çok görüyoruz.
İşte tam burada durup düşünmek lazım: Bizi biz yapan, bizi bir arada tutan şey o lüks binaların sağlamlığı mı, yoksa o binaların içindeki insanların birbirine olan sadakati mi Eskiden kerpiç evlerde, tek katlı mahallelerde imkânlar kısıtlıydı ama gönüller genişti. Birinin evinde cenaze olsa, o sokakta kırk gün radyo açılmaz, komşunun acısı ortak dert sayılırdı. Şimdi ise betonlar arasında kaybolan o mahalle kültürünün yerini, her koyunun kendi bacağından asıldığı bir bencillik aldı.
İnsan, sadece sığındığı bir çatı olduğu için değil; tutunacağı bir el, güveneceği bir yürek olduğu sürece gerçekten "yaşıyor" demektir.

18