Aynı çatının altında, aynı masanın etrafında oturuyoruz ama sanki her birimiz farklı bir coğrafyanın aksanıyla konuşuyoruz.
Birimiz ekranın baş döndürücü hızına yetişmeye çalışırken, parmaklarının ucunda akan bir dünyada anlık beğenilerle, kısacık videolarla, sembollerle derdini anlatmaya çalışıyor. Diğerimiz ise bir demlik çayın sükûnetinde, ağır demlenen sohbetin ve geçmişin dinginliğinde arıyor huzuru. Biri için zaman, kaydırılan bir ekran kadar hızlı; diğeri için zaman, çay bardağındaki buğunun ağır ağır süzülmesi kadar yavaş ve kıymetli.
Zamanın ruhu, evlerimizin koridorlarında sessizce farklı mevsimler estiriyor. Aynı odada yan yana dururken bile aramızda görünmez bir mesafe varmış gibi hissediyoruz. Aynı salonda, aynı koltukta oturuyoruz ama birimizin zihni dünyanın öbür ucundaki bir gündemde, diğerimizin kalbi ise evin içindeki küçük bir hatırada takılı kalıyor. Fiziken yan yanayız ama ruhen sanki farklı odalardayız.
Bu durumu hemen bir "kuşak çatışması" ya da aramıza örülmüş aşılmaz bir duvar olarak etiketleyip kestirip atmak en kolayı. "Gençler bizi anlamıyor, büyükler bize karışıyor" cümlesinin arkasına sığınmak en konforlu yol. Oysa hakikat, birbirimizden kopmuş olmamız değil; sadece kelimelerimizin ritmini ve frekansını kaybetmiş olmamızda saklı.
Aslında ne gençlik kopuk, ne de büyüklük baskıcı. Sadece lügatlerimiz değişti. Gençlerin dünyasındaki o hızlı, sembollerle, emojilerle, kısaltmalarla örülü dil ile büyüklerin tecrübeyle demlenmiş, sabırla yoğrulmuş, atasözleriyle süslenmiş üslubu, derinlerde aynı şeyin peşinde koşuyor: Görülmek, anlaşılmak, duyulmak ve bir kalbe dokunabilmek.
Genç, sessizliğe gömüldüğünde "bana karışmayın" demiyor aslında; "benim dünyamı merak eder misin" diyor. Büyük, nasihat ettiğinde hükmetmek istemiyor; "ben bu yollardan geçtim, ayağın takılmasın" diye kendi usulünce el uzatıyor. İkisi de aynı kapıya çıkıyor ama kapıyı çalma biçimlerimiz farklı olduğu için sesi duymakta zorlanıyoruz.
Farklı kelimeler kullanıyor olmak, aynı gönül dilinde buluşmaya engel değil. Tıpkı aynı evde farklı enstrümanların çalması gibi. Biri saz çalıyor, diğeri gitar. Tınıları farklı ama aynı şarkıya eşlik edebilirler, yeter ki birbirini bastırmaya çalışmasınlar.
Bunun için tek bir şeye ihtiyacımız var: Birbirimizin dünyasına yargılayan birer hakem gibi değil, merak eden birer misafir gibi yaklaşabilmek.
"Senin oraların havası nasıl Senin dünyanda işler nasıl yürüyor" sorusunu içtenlikle sorabildiğimiz an, aradaki o görünmez mesafeler erimeye başlayacaktır. Bir büyüğün, torununun izlediği bir videoya burun kıvırmak yerine "Bana da anlatsana, bunda seni ne heyecanlandırıyor" demesi... Bir gencin, dedesinin anlattığı aynı hatırayı "Yine aynı hikaye" diye kesmek yerine "O zaman ne hissetmiştin dede" diye sorması... İşte köprü tam da orada kuruluyor.

32