Eski günleri hatırlayanınız var mı Hani şu bahçeden, balkondan toplanan; eğri büğrü, üzeri hafif çamurlu, boyu posu birbirini tutmayan domatesleri beğenmeyip "Amman, manavdaki gibi biblo gibi değil ki bu!" diyerek burnumuzu kıvırdığımız günleri... O zamanlar pürüzsüz, cilalanmış gibi parlayan, simetrik salatalıkların peşindeydik. Market rafında asker gibi sıraya dizilmiş o kıpkırmızı, plastik kıvamındaki domatesler gözümüze birer doğa harikası, birer sanat eseri gibi görünürdü. Doğa bize kendi ham haliyle, çamuruyla, kokusuyla gelirdi de biz ona şehirli kibriyle yaklaşır; "Şunun tipine bak, yamuk yumuk" diye ite kaka kenara atardık.
Şimdi ne mi yapıyoruz Hafta sonu sabahın köründe kalkıp, benzin deposunu doldurup, "Ata tohumu" kelimesinin geçtiği ilk ekolojik pazarın yolunu tutuyoruz. Tezgahta üzeri biraz toprak ve çamur kaplı bir domates görünce "İşte özümüz, işte çocukluğumuz, işte gerçek gıda!" diye neredeyse diz çöküp ağlayacağız. O eğri büğrü, yamuk yumuk domatesin kilosuna küçük bir servet öderken; manavdaki o pürüzsüz, cillop gibi "biblo" domateslere "Zehir bunlar zehir, kim bilir ne bastılar buna!" diye düşman gibi bakıyoruz. Tarihin en şık, en masraflı ve en şuursuz ters köşesi bu olsa gerek. Dün yüzüne bakmadığımız çamuru, bugün lüks niyetine satın alıyoruz.
Ama durun, asıl komedi mutfakta değil, aynada başlıyor. Tam pazardan dönüp organik salatalığımızı yıkarken televizyonda bir haber patlıyor: "Rusya bilmem kaç bin ton çileği ve domatesi yasaklı tarım ilacı çıktığı için gümrükten geri iade etti." Hoppala! Bizim yıllardır "Aman ihraç malıdır, kalitelidir, en iyisini dışarıya satıyorlar" diye imrendiğimiz ürünler kapıdan dönüyor. Bir anda mutfakları bir panik havası kaplıyor: "Aman Allah'ım, biz ne yiyoruz Tükettiklerimiz ne kadar doğal" diye hayflanmalar, nutuklar, felsefi tahliller başlıyor.
Açık konuşalım: Bu soruyu sorarken bile üzerimizdeki sweat'ın yüzde sekseni polyester, ayağımızdaki terlik tamamen petrol türevi plastik. Sadece kıyafetimiz mi Yüzümüz, gözümüz, burnumuz, kulaklığımız, dudağımız, dişimiz, hatta saç tellerimize kadar estetik tıp ve kozmetik sanayiyle yeniden dizayn edilmiş durumdayız. Çatık kaşlarımıza botoks, ifademize dolgu, cildimize filtre, ruhumuza dijital makyaj yapıyoruz. Sabahları kolumuzdaki akıllı saatimizin "Kalk ve hareket et" komutuyla uyanıyor, yapay zekanın önerdiği trafiksiz rotadan işe gidip, kurgulanmış algoritmalara göre sosyalleşiyor ve yapay gündemlerle dertleniyoruz.
Hayatımızın kendisi bu kadar sentetik, bu kadar plastize ve bu kadar manipüle edilmişken; akşam akşam mutfakta keseceğimiz salatalığın "ata tohumu" olup olmadığını sorgulamamız sizce de muazzam bir trajikomedi değil mi Saçından tırnağına kadar "modifiye" gezen bir toplumun, domatesin "orijinal genetiği" için feryat figan etmesi hangi mantık kitabına sığar Neredeyse "Neresi doğal kalmış ki bu hayatın" diye derin bir ah çekeceğiz... Ama ah çekmeye de vaktimiz yok, çünkü birazdan Ata Tohumu falancanın Instagram canlı yayını başlayacak; ekran başından organik yaşam tüyoları alıp story atmamız lazım!

17