Bir zamanlar Türkiye'de de çok meşhur olan Karl Popper, 2. Dünya Savaşı'nın en netameli yıllarında "Açık Toplum ve Düşmanları" eserini yazmış ve zamanla bu eser en çok okunan kitaplar arasına girmiştir. Popper'ın bu kitabı yazmasındaki amaç, Almanya, İtalya ve Sovyetlerdeki rejimlerin ne denli tahripkar olduğunu göstermek ve bu rejimlerin nasıl birer kapalı topluma dönüştüklerini göstermekti. Dünyayı bir felakete sürükleyen Nazizm ve Faşizmin dışında onlardan biraz daha uzak bir coğrafyada ete kemiğe bürünen bir sosyal mühendislik çabası olan Stalinizmi eleştirmiş ve her birinin dünyayı nasıl bir çıkmaza sürüklediği üzerine düşünmemizi teşvik etmiştir.
Popper'ın açık toplum olarak idealize ettiği şey, bireysel özgürlük ve örgütlenmenin mümkün olduğu, demokratik kuralların işlediği bir toplum modeli idi. Bunun karşısına konumlandırdığı Hitler, Stalin ve Mussolini gibi isimlerin tercih ettiği kapalı toplum ise bireysel özgürlükler yerine kolektif inanca sarılı olmanın ve tarihi, arzu ettikleri şekilde gerçekleşecek bir zorunluluk olarak görmenin formudur. Yani Popper, her türlü ütopik ve kolektif tavrı bir tarihsel zorunluluğa kanalize eden tavır ve düşüncelerin tehlikesinden bahsetmekte ve onların kuşatıcı yönüne itiraz etmektedir. Ütopik fikirlerin, günün sonunda totaliter bir rejimi dayatacağı korkusundan hareket eden Popper, kendi dönemindeki mevcut tehlikelerden hareketle, ideal olanın ne olduğuna dair de bir çerçeve çizmektedir.
Savaşın gölgesinde Londra gibi bir yerde yazılan bu kitabın üzerinden neredeyse bir asır geçmek üzere ve Popper'ın totaliter olarak resmettiği kapalı toplum örnekleri demokratik görünümlü rejimlerde de açığa çıkmaktadır. Uzunca yıllar uluslararası basında kendi lobileri eliyle her türlü özgürlüğün yaşanabileceği medeni bir ülke olarak kategorize edilen İsrail, bugün kapalı toplumun neredeyse bütün özelliklerini taşımaktadır. İsrail, hem sapkın bir teolojik doku ile tarihe kendi eliyle bir istikamet çizmeye çalışmakta hem de dünyanın kalan kısmını buna icbar etmektedir. Arz-ı Mevud üzerinden aşırı ütopik tezlerle kendi kamuoyunu da politize eden bu tutum, İsrail devletini Nazizm ve Faşizmin dayattığı ideolojik sınırlara hapsetmektedir. Bazı toprak parçalarının kendilerine vaat edildiklerine dair yayılmacı bir politika takip eden İsrail, sadece aşırı sağ siyasi figürleri üzerinden değil geniş bir kamuoyunun sahip olduğu benzer fikirler üzerinden de bir tür kapalı toplum örneğidir.
Nitekim yakın dönemde, Guardian'da bir dizi belgesele imza atan Matthew Cassel, İsrail toplumunun önemli bölümünün kendi hükümetleri gibi sapkın bir düşünce içinde oldukları ve ütopyacı fikirlere sıkı sıkıya sahip çıktılarını göstermektedir. Bugün İsrail, her ne kadar şekli açıdan siyasal katılım ve seçimler gibi açık toplum kriterlerini taşısa da mevcut ütopik fikirleri ve kolektif biçimde tarihi belirli bir yere sürükleme arzuları ile açık bir kapalı toplum örneğidir.
İsrail, teknolojik altyapı ve medyayı kullanma noktasında da kapalı toplumun en somut özelliklerine sahiptir. İsrail, tehdit algılamalarına göre teknolojiyi seferber etmekte ve her türlü gözetleme mekanizmasını (surveilence) izinsiz biçimde kullanmaktadır. Gazze'deki soykırım girişimlerinden bu yana söz konusu teknolojiyi sadece gözetleme için değil soykırım için de araçsallaştırmakta ve ve birçok yerde farklı savaş teknolojilerden yararlanmaktadır.
İsrail'in son dönemde hem ulusal hem de uluslararası basına uyguladığı sansür de kapalı toplumun çok belirgin bir özelliğidir. Eleştirel düşünce ve baskıdan ari bir enformasyon akışının aksine hemen her alanda çok açık bir sansür uygulayan İsrail devleti, konuyu güvenlikleştirerek kendisine meşruiyet sağlamaya çalışmaktadır. Öyle ki bugün güvenlikle ilgili konularda herhangi bir haber yapıldığında bu haber, askeri sansür mekanizmaları aracılığıyla incelenir ve yayınlanması uygun görüldüğünde ancak yayınlanabilir. Haberde, izin dışında kelime ve cümle tasarrufları da söz konusu olmakla birlikte en önemli sansür alanı görüntü ve resimler konusunda uygulanmaktadır.

5