Sosyal medyada gündem olan Brett Wilson'ın makalesi, erken cumhuriyetin tekke ve şeyhlere hoşgörülü davrandığı iddiasını ileri sürmektedir. Yazı bu iddiayı tarihi biyografilere dayandırsa da, seçmeci metodoloji ve 1925 sonrasındaki otoritariyen uygulamalarla çelişmektedir. Tekkelerin kapatılmasını 'himaye' olarak yeniden çerçevelemek, şeyhlerin maddi-manevi yoksunluğunu ve statü kaybını görmezden gelmek ne kadar geçerli bir tarih anlayışı sunabilir?
Son dönemde sosyal medyada gündem olup ilgili kamu nezdinde tartışılan Brett Wilson'ın makalesi, Türkiye'de din-devlet ilişkileri konusuna yeni bir soluk getirdiği iddiası üzerinden ele alındı ve tartışıldı. Wilson'un makalesinin temel argümanı, erken cumhuriyetin tekke ve tasavvuf ehline zannedildiği kadar mesafeli davranmadığı, bilakis birçok biyografide de görüleceği üzere zaman zaman onlara devlette alan açmak suretiyle müşfik bir tavır geliştirdiğidir.
Wilson argümanını, konuya dair bilgi toplayabileceği ansiklopedi ve biyografiler üzerinden çerçevelendirirken amacı kendi tezinin daha geniş bir düzleme teşmil edilip edilemeyeceğini de test etmek. Bu açıdan yazarın makalesine dönük, örneklemi neden ve hangi saiklerle belirlediği yönündeki metodolojik eleştiri de önemli bir ayrıntı. Nitekim yazar, makalenin başında bu örneklemi seçme nedenine ilişkin açıklama yapmazken yüz küsur kişinin incelenmesini belirli motivasyonlarla kendi tezini güçlendirecek seçmeci bir eğilimle yaptığını da hissettirmektedir.
Yazarın en spekülatif tutumu, erken cumhuriyet ve sonrasında laiklik eleştirileri üzerinden gelişen din-devlet ilişkilerine yönelik zulüm anlatısına şerh koymak. Klasik Kemalizm eleştirileri ve tek parti döneminde cereyan eden katı laiklik uygulamalarının, zannedildiği kadar yıpratıcı olmadığı, aksine özellikle tekkelerin kapatılması sonrasında buralardaki önde gelen kişilerin devletin korumasına alındığı hatta birçoğunun yeni inşa edilen ulus-devlet içerisinde bir mesleğe intisap ettirildiği söylenmektedir.
Yazarın ele aldığı isimlerin, devlette edindikleri mesleklere ilişkin ayrıntılara bakıldığında, önemli birçoğunun camilerde imam ya da öğretici olduğu diğer bir bölümünün ise memur yapıldığı gibi bir ayrıntı var. İsim isim örneklerle ayrıntılandırılan bu tablo, sufi şeyhlerin milli mücadele dönemindeki tutumlarının ödüllendirildiği ve Mustafa Saffet Yetkin gibi bazı isimlerin de Gazi Paşa eliyle Meclis'te vekil yapıldığı ifade edilmektedir. Makalenin yazarının bir diğer spekülatif tutumu ise şeyhler arasında ayrım yaparak onları ilerici-gerici olarak kodlamasıdır. Yazara göre cumhuriyeti kuran kadro, şeyhlere kategorik bir karşıtlık içinde değil aksine onların enerjilerinden yararlanan ve onları milli mücadeleye desteklerinden ötürü taltif eden bir tutum içindeydi. Yönetici kadronun karşı olduğu şeyhler, şapka dahil birçok devrimde ayak direyen ve modernleşme politikalarına mukavemet eden kişilerdi.
Erken cumhuriyetin din politikalarına yeni bir bakış iddiasıyla kaleme alınan bu makalenin Türkiye'de özellikle post post-kemalizm tartışmalarına ilgi duyan kişilerde karşılık bulduğunu söylemek mümkün. Kurucu kadronun din politikalarını zamanın ruhu ile uyumlu bularak savunan birçok kişi, çalışmaya olduğundan fazla anlam atfetti ve makalenin tezini mutlak gerçekmiş gibi kabul etti. Fakat alana ilgi duyan ve ilgili literatürü oluşturan ana çalışma ve tanıklıklara bakıldığında, konunun hiç de Wilson'un aktardığı gibi olmadığı görülmektedir.
En temelde, Şeyh Sait İsyanı sonrasında fiili bir otoriter rejim söz konusu olmuş kültürel ve dini zenginlik alanları tekkeler üzerinden önemli ölçüde törpülenmiştir. Bu alanda önde gelen isimlerin birçoğu ya yurtdışına gitmek zorunda kalmış ya da kendisine layık görülen memuriyetlerde hayatlarını idame ettirmek zorunda kalmışladır. Tekkelerin kapatılması sonrasında şeyhlerin hayatta kalma motivasyonlarını sistemle özdeşleştirmek ve resmi ideolojiyi kabullenmek olarak yorumlamak ne kadar makul bu da ayrı bir tartışma. Nitekim birçok şeyhin 1925 öncesine oranla toplumsal statüsündeki gerileme ve belirli birtakım mesleklere icbar edilmeleri her ne kadar bir lütuf ve himaye olarak görülse de bu kişilerin entelektüel profilleri ile icbar edildikleri meslek pratikleri arasında devasa bir uçurum olduğu da görülmektedir.

3