Endişeye mahal yok: Seküler-dindar sarkacında Türkiye

Türkiye'nin nerede konumlanacağı ve istikametinin ne olacağına dair yapılan tartışmalar iki yüz yılık bir hikâyeye sahip. Tanzimat sonrasında daha belirgin bir hal alan bu tartışma Cumhuriyetin ilk yıllarında sınırları net biçimde çizilmiş ve kıblenin neresi olacağı ile belirsizlikler de ortadan kaldırılmıştı. Devletin bu denli keskin bir hattı takip etmesi kamusal alandaki çeşitliliği sınırlandırdığı gibi siyaset alanını da çeşitli aygıtlar üzerinden tahakküm altına aldı. Hem politik hem de kamusal alanın herhangi bir mücadeleye konu olmaması, hakim hayat tarzının "normal" olarak algılanmasını da beraberinde getirdi. Her iki alanda da farklı bir teşebbüs içerisine girenler sadece kurumsal bir ayrımcılıkla karşılaşmadılar aynı zamanda yeni kavram ve kimlikler üzerinden tanımlanarak bir alana sıkıştırıldılar. Bu aynı zamanda Türkiye'de yaşanan kültürel iktidar savaşının da farklı açılardan dışa vurumu idi.

Siyaset ve kültürel alandaki bu tartışma merkez-çevre tartışmaları üzerinden ilerlese de zamanla merkezin ve çevrenin ne olduğu yahut iç içe geçip geçmediği gibi tartışmalara yerini bıraktı. Siyaset alanında Demokrat Parti tecrübesi dışarıda bırakıldığında özellikle 1990'ların ortası itibarıyla çok daha belirgin biçimde gözlemlenen bu tartışma, kültürel dünyanın yeni kavramlarıyla ele alındı. Bu nedenle çevreden merkeze doğru yapılan her hamle kültürel satıhta yeni etiketlerle ya da Goffmancı anlamda yeni damgalarla karşılaştı.

Özal döneminde takunyacılar olarak tahfif edilen bu sınıf 2000'ler itibarıyla AK Parti iktidarında gerici olarak tahfif edildi ve siyaset alanında kurumsal baskının (kapatma davası ve muhtıra) farklı türevleri ile karşılaştı. Çevrenin iktidara tedrici biçimde yerleştiği 2000'lerin başı itibarıyla ise yeni bir tartışma başladı ve Türkiye'nin istikameti noktasında muğlaklıkların ortaya çıktığı ifade edildi. İki yüz yıllık bir hikayede radikal biçimde konumlanan hattan sapıldığı noktasında yapılan bu tartışmalar, Türkiye'nin İran olacağı yönünde bir vehme dönüştü. Yıllarca bu vehim üzerinden hareket eden ve önemli ölçüde de bu vehmi kendi iktidar alanını korumak için kullananlar Türkiye'yi klasik laiklik/irtica çatışmasına taşıdı ve Türkiye kendi enerjisini yıllarca bu alana hasretti.


ESKİ TARTIŞMA YENİ KAVRAMLAR

Türkiye İran mı olacak tartışmalarının etkisini yitirdiği 2010'ların başında yeni kavram setleri gündeme geldi ve tartışma çok daha rafine bir yere taşındı. O dönem Radikal yazarları tarafından tedavüle sokulan "endişeli modern" kavramı, bu çatışma hattını daha ziyade kültürel alana taşıdı ve uzunca bir dönem bu tartışma kültürel iktidar kavgası üzerinden ilerledi. Gezi döneminde çok daha radikal bir hal alan bu tartışma "yaşam tarzı" üzerinden temayüz etti ve bu söylem iktidar karşıtı hareketlerin temel motivasyonu haline geldi.

AK Parti tüm bu süreç içerisinde kendisini muhafazakar demokrat olarak tanımlamasına rağmen uzunca yıllar bu tartışmanın bir öznesi oldu. Yakın dönemde, AK Parti'de uzunca süre siyaset yapmış bir aktörün dindarlık eğilimleri ve Müslüman-ların Türkiye'deki haline dair söyledikleri ile yeniden alevlenen bu tartışma, çeşitli araştırmalara konu olan verilerle genişletildi. AK Parti bir yandan uzunca yıllar Türkiye'yi İran yapacak eleştirisine muhatap olurken diğer yandan da dinin toplumdaki işlevine dair araştırmalar üzerinden hedef alınabildi. Türkiye'de kimilerine göre sekülerleşme trendi olarak yorumlanan muhtelif verilerin sorumlusu olarak gösterilen AK Parti, dindarlığın gerilemesinin de müsebbibi olarak takdim edildi. Peki AK Parti, İslam ve Müslümanların pozisyonları ve geldikleri iddia edilen durumun ana sorumlusu mu Türkiye'de din ve dindarlık pratikleri eskiye oranla geriledi mi Dinin toplumdaki işlevi AK Parti öncesine oranla nasıl bir değişiklik gösterdi