Geçtiğimiz aylarda bir müzayedede önemli bir Türk yazarının fotoğrafını fark ettim. Fotoğraf açıklamasında sadece "1928 Yozgat Cumhuriyet Okulu" yazıyordu. Edebiyatçımız o vakit gencecik bir öğretmen. Önünde öğrenciler... O meşhur kişiyi görünce illa ki satın almak istedim. Müzayede bir hafta sonra. Heyecanla geçti o hafta. Alacağım ya! Müzayede internet üzerinden yapılıyor, "Benim dışımda kim fark edecek ki!" diye düşünürken müzayede başlayıverdi; biri pey veriyor, sonra ben, sonra o, sonra ben... İnatçı biri. Fotoğraftakini tanımış! Bir o, bir ben, bir o, bir ben... Rekabet kızıştı, almak için yarışıyoruz. Fakat bir arıza oldu! Ben fiyat arttıramayınca fotoğraf rekabet ettiğim kişi tarafından satın alındı. Hemen müzayede firmasını aradım. Durumu anlattım.
"Haa! Biz yeni müşterilere kota koyuyoruz, ondandır" dediler. İyi ama ben yeni müşteri değilim ki! Bir de tanıdık müzayede firması. Geçmişte kaç kez ürün almışım. Neyse, nedeni bilinmez, ben kota mağduru olmuşum ama fotoğrafı alan kişiye telefon açmalarını rica ettim. "Sizin bana kota koymanızdan dolayı mağdur olduğumu söyleyin, sonraki müzayedede kota olmadan yeniden o fotoğraf için yarışalım".
Ertesi gün aramışlar, fotoğrafı alan kişi kabul etmemiş tabii. Geçti Bor'un pazarı... Sonra da fotoğrafı almak için gelmiş şirkete. Müzayedeci sormuş "kimdi o fotoğraftaki meşhur" diye.
Adam da "Sabahattin Ali bu! Yozgat'ta öğretmenlik yaparken çekilen bir fotoğrafı!".
Firma sahibi "emin misiniz" deyince adam çantasından bir kitap çıkarmış "işte burada yazıyor, ben de yeni öğrendim. Kitabın adı Sabahattin Ali'nin Ankara'daki İzleri, yazarı da Tolga Aydoğan".
Güler misin ağlar mısın!
Adamcağız sonra eklemiş "Ben Yozgat'ta akademisyenim. Bir kent müzesi yapacağız, bu fotoğrafı da orada kullanacağız!" demiş. Bunları firma sahibi anlattı. O an üzüntüm buruk bir mutluluğa evrildi. Yozgat'ta bir kent müzesi açılacakmış, hazırlık yapılıyormuş. Hem de Sabahattin Ali'ye yer veriliyormuş. Fotoğraf emin ellerde, faydalı bir işe yarayacak. Mutlu oldum Yozgat'ta böyle bir şey olmasından.
"İSKİLİP VE BEDRİ RAHMİ"ok severim ressam ağabeyimiz Abidin Celal Binzet'i. Nevi şahsına münhasır, çok kıymetli bir sanatçı ve güzel bir insan. Onun da kitapları Cumhuriyet'ten çıkıyor. "Yalnızca Sanatçılar Vardır", "Tuvalin Ardındaki Tarih" ve "Sanatı Karartmak" adlı eserleri mutlaka okunmalı. Bir kitap fuarına gidiyorduk. Bizim sohbetler keyifli olur, yol boyu kültür - sanat, Ankara ve Atatürk üzerine konuşuyoruz. Ressam olması nedeniyle de ayrıntılara hâkim. Bir ara Bedri Rahmi'den bahsetti. "İskilip'te onun adına bir müze bir sergi evi var" dedi. Bilmiyordum. 1940'larda Eyuboğlu'nun "Yurt Gezileri Projesi" kapsamında Anadolu'ya gönderildiğini biliyordum elbet, ama bu ayrıntıyı duymamıştım. Meğer 2009 senesinde açılmış. Hem de Türkiye'nin ilk Bedri Rahmi Müzesi! Eyuboğlu, orum ve çevresinde üç ay kalmış. İskilip'te de iki haftacık. Burada resim yapmış. Hatta İskilipliler meşhur atalkara üzümünden ikram etmişler. ok beğenmiş. İleride yazdığı "Karadut" şiirine İskilip sinmiş. "Karadutum, çatal karam, çingenem / Nar tanem, nur tanem, bir tanem" diye başlayıp giden o meşhur şiir... Öğrencisi Mari Gerekmezyan için yazdığı ve hep anlatılan ve eşi Eren Eyuboğlu'nu üzen o şiir... Şiirdeki "atalkaram" ifadesi İskilip'in bir izi. 1942'de İskilip'e geldiğinde eşi Eren'e İskilip için "insanı büyüleyen, hoşa giden ve ressamlar için yaratılmış bir ülke" olarak burayı tanımlamış, ayrılırken de ağabeyi Sabahattin'e şöyle yazmış: "Ağabey, bugün İskilip'ten kaçtım ama nasıl, çok sevdiğim bir kadından kaçar gibi..."
*İskilip Bedri Rahmi Müzesi
'Ne iyi yapmışlar ve açmışlar burayı' derken internette yine güzel bir şey gördüm; geçen yıl ocak ayında bir de etkinlik yapılmış. Başlık aynen şöyle: "Hughette Eyüboğlu: Bir Renk Bir İz Sanat alıştayı". Yapılan habere bakalım: "orum Belediyesi ev sahipliğinde sanatseverler buluşuyor. alıştay, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve gelini Hughette Eyüboğlu'nun sanat adına İskilip'te bulunmasından ve ilçemizin tarihi ile kültürel zenginliklerinden ilham alarak ortaya çıkan eserlerden oluşan bir koleksiyonla taçlandı. İskilip'ten yükselen sanatın güzelliklerini birlikte paylaşalım."
İskilip'te Bedri Rahmi'nin adı bu şekilde yaşatılıyor. Tıpkı Yozgat'ta Sabahattin Ali'nin yaşatılacak olması gibi...
"BURHANİYE'DE CAHİT SITKI EVİ"Geçen Salim Şengil'in Seçilmiş Hikayeler dergisinin Cahit Sıtkı özel sayısını aldım. Ömer Faruk Toprak da yazmış. Hem de Tarancı'nın "ayaktaki" son gecesini anlatmış bizlere. "Şimdi bıçak gibi soğuk bir kış gecesine yaklaşıyorum. Ankara'nın sıfır altındaki gecelerinde ağır bir havası olur. Soluk alırken insanın burnu sızlar, gözleri yaşarır. Caddelerde, sokaklarda her şey kurumuş, öylesine hayatsız. Böyle bir havada karşımda Cahit Sıtkı'yı karşımda buldum" dedikten sonra "ayakta" içilen bir meyhaneye girdiklerini, biraz edebiyat üzerine konuştuklarını, sonra yine "ayakta" içilen bir yere girip yine içtiklerini anlatır. Oradan çıktıktan sonra tumturaklı sarhoş olan Tarancı'yı evine bırakmak istediğini ama kabul etmediğini, "Bu soğukta seni yormayayım" dediğini aktarır. Toprak, çevirdiği bir taksiye Tarancı'yı bindirip, evin adresini taksiciye verip 'aman göz kulak ol' diye tembihlediğini anlatır. Sonra mermi gibi saplanır cümlesi "Meğer 'ayakta' son gecesi imiş o gece!" O gün yani 18 Ocak 1954 tarihinde Tarancı ani bir kriz sonucu 2 yıl 9 ay yatağa mahkûm olur, tedavi yanıt vermeyince Viyana'ya tedaviye gönderilir ama orada vefat eder.

30