Geçtiğimiz ay vizyona giren Odyssey filminde Bozcaada yani Tenedos'tan da bahsedildiğini filmi izleyenler anımsayabilir. Bozcaada her ne kadar bugün turistik bir merkez olsa da mitolojide farklı bir yeri vardır. Örneğin bugün Ayazma sahilinde denize giren insanların keyifle uzanıp ufka baktıkları noktada gördüğü gemilerin benzerleri mitolojide de geçmektedir. Homeros'un İlyada'sında Akhaların (Yunan) gemileri meşhur Troya (Truva) Atı hilesini yaptığı bölümde yer bulur kendisine. Akhalar, savaşı kaybedip, geri dönüyormuş izlenimi vererek meşhur 'Troya Atı' hilesini yapar ve o tahta atı Troya sahilinde bırakır, Akhalı askerler içine saklanır, gemilerini de Bozcaada'nın arkasında saklarlar. Troyalılar da düşmanlarının geri döndüğünü düşünerek sahildeki atı kalenin içine taşır. Gece Bozcaada'nın arkasından hareket eden Akhalıların gemileri de saldırıya geçer.
"ADANIN GEMİŞİ"Tarih boyunca birçok medeniyet hâkim olur Bozcaada'ya: Persler, Romalılar, Cenevizliler, Fenikeliler, Venedikliler... 1455 senesinde Fatih döneminde Türklerin hâkimiyetine geçer. Bugün de olduğu gibi adaya özgü üzümler başlıca geçim kaynağı olur. Örneğin Evliya elebi'nin Seyahatnamesi'nde Bozcaada'da üretilen çavuş üzümlerinin dünyadaki en güzel üzümler olduğu ifade edilir.
Türk hâkimiyeti ile adada beş yüz yıllık bir Türk-Rum birlikteliği söz konusudur. Cumhuriyet yani Rum Mahallesi, Alaybey yani Türk Mahallesi olarak ada iki mahalleden oluşur. Ada, Lozan Barış Anlaşması ile Türkiye'nin hâkimiyetine geçerken Rumlar zaman içinde yaşadıkları bu topraklardan ayrılır. Bugünse adada az da olsa Rum vardır.
"ADA'NIN HÜZÜNLÜ HİKÂYESİ"Bazı yerler bir duygu ile insanın zihnine işler. O duygu kimi zaman neşe olur, kimi zaman huzur, kimi zaman hüzün... Ben hüzünle anarım Bozcaada'yı, nedeni ise geçmişe dayanır.
On yılı aşkın bir süre önce yolum düşmüştü Bozcaada'ya. O zamanki yayıncım beni adadaki kitap fuarına davet etmiş, akşam da bir yerde oturup sohbet etmiştik. Ardından "Aydo'ya gidelim" demişti. Aydo'yu tanımıyordum. Meğer Bozcaada'nın meşhur, sevilen bir simasıymış; Aydoğan Ağabey. 60 yaşlarında, kısa boylu bir beydi. Hemen meydanda bir kafeteryası vardı.
O gece epey sohbet ettik. Adayı sordum, ada yaşamını, insanları, kışları nasıl geçirdiklerini... Saat gece yarısını geçmişti, birden gözleri doldu.
"Aga bak" dedi. "Şu arkandaki okul var ya" deyip başladı anlatmaya:
"Buraya geçenlerde yaşlıca bir kadın geldi. Koluna girmişler, zor yürüyor. Beş dakika sonra çıktılar okuldan. Gözleri dolu dolu. Getirdiler buraya soluklansın diye. ay verdim, su verdim. Kadıncağızın bakışları dalmış bir noktada... Belli ki geçmişle hesaplaşıyor. Ağlıyor. 'Niye ağlıyor' diye sordum yanındakilere. Yunanca bir şeyler söylediler, anlamadım. Kadın soluklanınca anlatıverdi, unutulmaya yüz tutan kırık bir Türkçeyle... Meğer bu okulda okumuş. ocukluğu burada geçmiş. Adanın Rumlarındanmış. 1955 senesinde 6-7 Eylül Olayları yaşanınca ailesiyle birlikte terk edip gitmişler Yunanistan'a. Yukarıdaki kilisenin orada oturmuşlar, Rum mahallesinde... Ölmeden göreyim demiş memleketini... Son kez..."
Aydo gülümsedi buruk bir şekilde "Aga" dedi "bir de bu kadının sevdiği bir Türk oğlan varmış. Onu sordu. Benim yaşım yetmez zaten. Sorduk soruşturduk. Adamcağız çoktan ölmüş gitmiş. Meğer bunlar o zaman birbirlerini seviyormuş. 6-7 Eylül hadisesi olmasa belki de evlenirlermiş ama yarıda kalmış bu aşk hikayesi..."

26