Washington'da isyan: ABD de İsrail gölgesinde çöküş sorusu

Amerika bir kez daha uzak bir coğrafyada savaş yürütüyor. Ancak bu kez alışıldık bir "ulusal birlik" manzarası yok. Aksine, hem sokakta hem Kongre'de hem de bizzat iktidarın kendi tabanında ciddi bir huzursuzluk var. İran savaşı, yalnızca Ortadoğu'yu değil, Amerikan demokrasisinin iç dengelerini de sarstı.

Bugün ABD kamuoyunun önemli bir bölümü bu savaşın nedenini hâlâ anlamış değil. Amerikan medyasına yansıyan değerlendirmelerde, halkın "savaşa hazırlanmadığı" ve sürecin şeffaf yürütülmediği açıkça ifade ediliyor. Bu durum, Irak Savaşı sonrası oluşan travmanın hâlâ canlı olduğunu ve yeni bir "sonsuz savaş" ihtimalinin toplumda ciddi bir tepki yarattığını gösteriyor.

Daha çarpıcı olan ise, bu tepkinin yalnızca Demokrat seçmenlerle sınırlı kalmaması. Araştırmalar ve siyasi yansımalar, Cumhuriyetçi tabanda—hatta Trump'ın çekirdek seçmen kitlesinde—bile ciddi bir savaş karşıtlığı olduğunu ortaya koyuyor. "Önce Amerika" sloganıyla iktidara gelen bir liderin, Amerikan gençlerini yeni bir Ortadoğu bataklığına sürüklemesi, kendi siyasi söylemiyle açık bir çelişki yaratıyor.

Kongre'de ise rahatsızlık daha kurumsal bir boyutta. Donald Trump'ın İran'a yönelik askeri adımları Kongre onayı olmadan atması, anayasal yetki tartışmalarını yeniden alevlendirmiş durumda. Demokratlar, bu müdahaleyi sınırlamak için savaş yetkileri tasarısını gündeme getirmeye hazırlanıyor. Bu tablo, sadece bir dış politika krizi değil; aynı zamanda bir yönetim krizi anlamına geliyor.

Ancak asıl kırılma noktası, Washington'ın bu savaşı tek başına değil, İsrail ile birlikte yürütmesi. ABD'nin İran'a yönelik saldırılarının büyük ölçüde İsrail'in güvenlik perspektifiyle örtüşmesi, Amerikan kamuoyunda "kimin savaşı" sorusunu gündeme getiriyor. Bu soru artık marjinal çevrelerin değil, ana akım siyasetin de tartıştığı bir mesele haline gelmiş durumda.

Tam da bu noktada, kamuoyundaki güvensizliği derinleştiren bir başka başlık gündeme geliyor: Epstein dosyaları. Finansçı Jeffrey Epstein ile ilgili yıllar içinde ortaya çıkan belgeler ve bağlantılar, Amerikan elitleri üzerindeki gölgeyi daha bir büyütüyor. Bu belgelerde adı geçen figürler arasında Trump ile ilgili iddiaların yeniden dolaşıma girmesi, kamuoyunda savaş sürecine dair şüpheleri de besliyor.

Burada mesele yalnızca hukuki değil, siyasi algıdır. Amerikan kamuoyunun bir bölümü, savaş kararlarının zamanlamasını ve önceliklerini sorgularken, bu tür skandalların gündemi değiştirme işlevi görüp görmediğini tartışıyor. "Dış krizler, iç krizleri bastırmak için mi kullanılıyor" sorusu, özellikle sosyal medyada ve bağımsız basında daha yüksek sesle dile getirilmeye başlanmış durumda.

Trump yönetiminin İsrail'e verdiği koşulsuz destek, zaten tartışmalı olan dış politikayı daha da kırılgan hale getirirken; Epstein bağlantılı iddiaların yeniden gündeme gelmesi, liderliğin ahlaki ve siyasi meşruiyetini aşındırıyor. Bu iki başlık birleştiğinde ortaya çıkan tablo, sadece bir savaş politikası değil, aynı zamanda derin bir güven krizi oluyor.

Ve şimdi asıl soruya geliyoruz: Trump, Amerika Birleşik Devletleri'nin sonunu mu getiriyor

Bu soru ilk bakışta abartılı gelebilir. Ancak tarihte büyük güçlerin çöküşü, çoğu zaman dış savaşlar ile iç çözülmenin aynı anda yaşandığı dönemlere denk gelir. Bugün ABD'de tam da böyle bir tablo oluşuyor. Kurumlara olan güven azalıyor, siyasi kutuplaşma derinleşiyor ve dış politikada öngörülemez adımlar atılıyor.