Yazar, okul çatışmalarını yalnızca psikolojik sorunlar olarak görmemenin yetersiz olduğunu, aslında sistemsel bir krizin işareti olduğunu savunuyor. Ekonomik eşitsizlik, sosyal kopuş ve sınav odaklı eğitim sisteminin çocukları öfke ve kontrolsüz davranışa ittiğini iddia ediyor. Peki, eğitim sistemini değiştirmenin yanında bireyin kendi ruh sağlığı sorumluluğu tamamen ortadan kalkmalı mı?
Okul kapısından içeri giren bir çocuğun sırt çantasında kitap yerine silah taşıdığı bir dünyada yaşıyorsak, artık bireysel trajedilerden değil, sistemsel bir trajediden söz ediyoruz demektir.
Bu tür olayları yalnızca "psikolojik sorunlar" başlığı altında geçiştirmek hem kolaycılık hem de sorumluluktan kaçıştır. Çünkü bu çocukları o noktaya getiren yalnızca bireysel ruh halleri değil; ekonomik sıkışmışlık, sosyal kopuş ve en önemlisi eğitim sisteminin derin yaralarıdır.
Her şeyden önce psikolojik boyutu ile Çocuk dediğimiz birey, kimliğini inşa etmeye çalışan, anlaşılma ihtiyacı en yüksek varlıktır. Ancak bugünün çocukları, duygularını ifade edebilecekleri alanlardan giderek mahrum bırakılıyor.
Okullarda rehberlik servisleri çoğu zaman yetersiz, öğretmenler sınav yetiştirme telaşı içinde öğrencinin iç dünyasına temas edemiyor. Aileler ise sosyal ve ekonomik sorunlarla boğuşuyor.
Sonuç Görülmeyen, duyulmayan, anlaşılmayan bir nesil. Bu bastırılmışlık zamanla öfkeye, o öfke de kontrolsüz davranışlara dönüşebiliyor.
Ekonomik sebeplere baktığımızda tablo daha da karanlık. Gelir eşitsizliği, işsizlik ve gelecek kaygısı artık yalnızca yetişkinlerin değil, çocukların da gündeminde. Bir çocuğun "Ben büyüyünce ne olacağım" sorusuna umutla cevap veremediği bir ülkede yaşıyoruz. Eğitim, bir çıkış yolu olmaktan çoktan çıktı; aksine, rekabetin ve elenmenin aracı haline geldi. Parası olanın daha iyi eğitim aldığı, olmayanın ise sistem dışına itildiği bir düzen, çocuklara adalet duygusu değil, öfke öğretir.
Sosyal açıdan ise kopuş derinleşiyor. Dijital dünyaya sıkışmış ilişkiler, yalnızlaşan bireyler, akran zorbalığı ve aidiyet eksikliği... Okul dediğimiz yer, bir zamanlar sosyalleşmenin merkezi değilmiydi Bugün ise birçok öğrenci için bir stres alanı. Arkadaşlıklar yüzeysel, dayanışma zayıf, empati neredeyse yok. Böyle bir ortamda çocuklar kendilerini ya tamamen geri çekiyor ya da dikkat çekmek için aşırı uçlara savruluyor.
Mevcut eğitim anlayışı, birey yetiştirmekten çok; itaat eden, sorgulamayan ve ezberleyen öğrenciler üretmeye programlıdır. Çocuğun merakı, yaratıcılığı ve duyguları bu sistemde bir yük olarak görülür. Müfredat, hayatla bağ kurmayan, öğrencinin gerçekliğine dokunmayan içeriklerle doludur. Bir çocuğa saatlerce teorik bilgi yükleyip onu hayata hazırladığını sanmak, en hafif tabirle kendini kandırmaktır.
Başarıyı tek bir ölçüte indirgemek eğitim sisteminde en ilkel yaklaşımdır.
Geçerli sistemde Sınav. Bir öğrencinin değeri, kişiliği ya da yetenekleri değil; yaptığı netler üzerinden belirleniyor. Yanlış bir işaret, doğru bir geleceği silebilecek kadar güçlüdür bu düzende. Böyle bir baskı altında büyüyen bir çocuğun sağlıklı bir ruh hali geliştirmesini beklemek gerçeklikten kopmak değil de nedir.
Müfredatın dayattığı bu tektipçilik, farklı olanı dışlar.
Her çocuk aynı hızda öğrenmek, aynı şekilde düşünmek zorundaymış gibi davranılır. Uyum sağlayamayan çocuk ya "başarısız" ya da "problemli" etiketiyle sistemin dışına itilir. Oysa sorun çoğu zaman çocukta değil, bu dar ve dayatmacı kalıplardadır.

3