Kerbela'dan günümüze: İktidar, meşruiyet ve direnişin tarihsel hafızası

Şu bir gerçekki Tarih, yalnızca geçmişte yaşanmış olayların kronolojik kaydı değil, aynı zamanda siyasal iktidarın meşruiyetini, adalet anlayışını ve toplumsal vicdanın sınandığı kırılma anlarını kuşaktan kuşağa taşıyan kolektif bir hafızadırda.

Bu açıdan bakıldığında Kerbela, İslam tarihinin en trajik hadiselerinden biri olmasının ötesinde, siyasal otorite ile ahlaki meşruiyet arasındaki sınırı görünür kılan evrensel bir tarihsel vakadır.

Kerbelâ'nın tarihsel önemini belirleyen temel nokta, yalnızca Hz. Hüseyin ve beraberindeki Ehlibeyt mensuplarının uğradığı katliam ve soykırım değildir. Asıl belirleyici olan, siyasal iktidarın kendi varlığını koruyabilmek adına hukuki, ahlaki ve dini meşruiyet sınırlarını aşmasının toplum vicdanında yarattığı derin kırılmadır.

Bu nedenle Kerbelâ, tarih boyunca yalnızca bir matem olayı değil; zulüm, adalet, meşruiyet ve direniş kavramlarının yeniden tartışıldığı siyasal bir sembole dönüşmüştür.

Siyaset teorisinin temel argümanlarından biridir, iktidarın hangi şartlarda meşru kabul edileceği sorusu.

Zira salt güç kullanımı, hiçbir siyasal sistemi daima meşru kılamaz.

İktidarın sürdürülebilirliği, yalnızca askeri kapasiteye veya bürokratik/oligarşik otoriteye değil; toplumun vicdanında oluşturduğu adalet algısına bağlıdır. Tarih boyunca güç ve korku iklimi ile iktidarını korumaya çalışan yönetimler kısa vadede başarı elde etmiş görünseler de uzun vadede toplumsal hafızada meşruiyetlerini kaybetmişlerdir.

Kerbela bu sosyolojik gerçeğin en güçlü örneklerinden biridir.

Hz. Hüseyin'in mücadelesi, siyasal düşünce literatüründe "ahlaki meşruiyetin siyasal güce karşı direnişi" olarak değerlendirilmelidir.

Sayısal üstünlüğün, askerî kapasitenin ve devlet denilen aygıtın karşısında yer alan küçük bir topluluğun, ilkesel duruşundan taviz vermemesi; sadece dini bir fedakârlık değil, aynı zamanda siyasal etik açısından dikkate değer bir örnektir.

Ancak Kerbelâ'nın tarihsel hafızasında en az Hz. Hüseyin'in direnişi kadar önemli olan bir başka figür karşımıza çıkmaktadır. Hz. Zeyneb.

Tarihsel süreç bize şunu göstermektedir ki fiziksel direniş sona erdiğinde, hafızayı yaşatan unsur çoğu zaman söylemdir.

Hz. Zeyneb Kerbela sonrasında, esir edilerek Yezid'in sarayına getirilirken Yezid'in ve iktidarının karşısında hicabı yırtılmış bir halde yaptığı konuşma tarih sayfalarına not düşülmüş hukuki bir manifestodur.

Bu manifesto ile mevcut siyasi iktidarın meşruluğu ortadan kalkmış, hukuk ve adalet terazisinde Emevi iktidarının kalemi kırılmıştır. Siyasal iletişim ve toplumsal hafıza açısından bu son derece dikkat çekicidir.

İktidarın mutlak hâkimiyetini ilan ettiği bir ortamda gerçekleştirilen bu hitabe, yenilgi psikolojisini reddeden ve ahlaki üstünlüğü öne çıkaran güçlü bir siyasal söyleme dönüşmüştür.

Bu yönüyle Hz. Zeyneb, yalnızca tarihsel bir kişilik değil; aynı zamanda siyasal direniş literatüründe "hafızayı koruyan özne" olarak da değerlendirilebilir.

Çünkü gayrımeşru sistemlerin ortak özelliklerinden biri yalnızca muhaliflerini fiziksel olarak ortadan kaldırmak değildir. Aynı zamanda toplumsal hafızayı yeniden inşa ederek yaşanan olayların anlamını değiştirmeye çalışmalarıdır.

Tarih boyunca birçok baskıcı ve diktatöryal yönetim, yalnızca insanları susturmayı değil; olayların nasıl hatırlanacağını da kontrol etmeyi hedeflemiştir.

Bu nedenle Hz. Zeyneb'in konuşmaları, yalnızca bir yas konuşması değil; iktidarın tarih yazma tekeline karşı geliştirilmiş ahlaki ve siyasal bir itiraz olarak okunmalıdır.

Modern siyaset bilimi açısından değerlendirildiğinde, Kerbelâ'nın ortaya koyduğu temel nokta: Siyasal iktidarın sahip olduğu güç ile ahlaki meşruiyetin aynı şey olmadığı gerçeğidir.

Oligarşik bir yapı ile Devlet aygıtına sahip olmak, tek başına haklı olmayı garanti etmez. Meşruiyet, yalnızca hukuki prosedürlerden değil; adalet, hesap verebilirlik, insan onuru ve kamusal vicdan gibi normatif ilkelerden beslenmektedir.

Bu bağlamda tarih, otoriter yönetim biçimlerinin ortak karakteristiklerini de açıkve net bir şekilde göstermektedir. Gücün tek merkezde toplanması, eleştirel seslerin bastırılması, hukukun siyasal otoriteye bağımlı hâle gelmesi, farklı düşüncelerin tehdit olarak algılanması ve kamusal alanın daraltılması, tarihin farklı dönemlerinde benzer sonuçlar üretmiştir.