Yedikule'deki Safa'nın kapısına gelmesine geldim de, şehr-i Ramazan'da olduğumuzdan içeriye girmedim, ayrıca raflarda epeydir "Gıravatlı" şişeleri görünmüyor, yerine başka bir markanın aslan sütünü dizmişler, sizi bilmem ama bana sorarsanız raflardan masalara inen zevk-i vâsılı böylece yok etmişler derim. Benim gençliğimde "Gıravatlı" şişesinin etiketindeki İhap Hulusi ve Fazıl Ahmet Aykaç mutlaka sohbet-i yârânımıza katılırdı.
Beni görünce kapıya çıkan orta yaşlı bir garsona İsmet Sungurbey'i tanıyıp tanımadığını soruyorum, biraz düşünüyor, sonra kendisinden epey önce olduğunu söylüyor, fakat ustalarından duymuş, hoca olup olmadığını bilmiyor, semtte kedici ihtiyâr olarak tanınırmış. Hocamın Hakk'ın rahmetine kavuşmasının üzerinden yirmi yıl bile geçmemişken, değerinin ve öneminin doğup büyüdüğü Yedikule'nin hâfızasından silinmesi asâbımı feci bozduğundan hemen oradan uzaklaşıyorum.
Kazlıçeşme'ye doğru iki üç adım atmıştım ki, telefonum çaldı. Bir arkadaşım geçen haftaki yazımdaki ahşap İstanbul medeniyetinin konak, köşk ve hâne-i tahtânî gibi terimlerine kafayı takmış, karıştırmasında birazcık haklı, siz de medeniyeti Suriçi'nden Beşiktaş'a veya Kadıköyü'ne kadar genişletip kadı sicillerine ve tahrir defterlerine öyle bakarsanız aynı tipteki konut için Suriçi'nde farklı Galata'da farklı kelimelerle karşılaşabilirsiniz. Örneğin, konutların tipi ne olursa olsun Suriçi'nde genel bir ta'bîr olarak hâne kelimesini kullanıyoruz ya, nadiren olsa bile Beşiktaş mahallinin kayıtlarında hâne yerine menzil kelimesinin kullanıldığını da görebilirsiniz. Konağa gelirsek, Suriçi'nde zengin şahısların ailesi ve onlara hizmet edenlerin berâberce yaşadıkları büyük binâ anlamındayken, Galata hudûdunda kebîr menzil, beyt-i kebîr, kebîr mülk veya menzil-i kebîr oluyor. Tahrir kayıtlarına nazaran Beşiktaş'ın Sinan Paşa-yı Atik ve Sinan Paşa-yı Cedid gibi kîbar mahallelerinde konak kelimesine ancak 18'inci yüzyılın ilk çeyreğinde tesâdüf edildiğini bilin, yani Suriçi'nden epey sonra. Köşk ise kîbara ve ricâle âit zevk-i selim binâdır, benzeri kasırdır, ancak biz kasrı sadece hünkâra âit köşkleri ifâde ederken kullanıyoruz. Hâne-i tahtânîyi daha önce yazmıştım, ama tek katlı ahşap olduğunu bir defa daha anımsatayım, iki katlı ahşabaysa hâne-i fevkânî diyoruz. Sicil kayıtlarında tek katlı ahşap için beyt-i süflînin kullanıldığının da farkındasınız, buradaki beyt kelimesi hâne ile aynı anlamdadır, beyt-i süflî de tek katlı ahşaptır ama hâne-i tahtânîden derme çatma olmasıyla ayrılır, sanırım Sermet Muhtar'daki hakkuran ile aynıdır.
Arkadaşım bir de gençliğinde iki kattan fazla ahşap konaklar ve köşkler gördüğünü söylüyordu, doğru, ben de üç katlı konakların ve köşklerin son tanıklarındanım. Müslüman ve Türkseniz, üç kattan fazla çıkamazdınız, çünkü üç kattan fazlası Cenâb-ı Hakk'a meydân okuma ve konu komşuya yukarıdan bakma sayılırdı. Ama, bilhassa Haliç boyunca dört beş katlı ahşaplar da vardı, onlara Yahudhâne deniyordu, hepsi de Yahudilerin topluca oturdukları ahşaplardı, kendileriyse Yahudhâne yerine kortejo demeyi tercih ediyordu. Sermet Muhtar'dan ve Osman Cemal'den mutlaka okumuşsunuzdur.
Efendim, şimdi Silivrikapısı'ndayım, vaktiyle sefâlet mahallesiymiş, orada beyt-i süflîler dam dama bitişik, mahallenin Hünkâr İmâmı Sokağı'nda Yaşar Nezihe Hanım'ın çocukluğuyla karşılaşıyorum, Altımermer'deki Kökçü Avram'dan dönüyormuş, zavallı çocuk yine korku içinde tir tir titriyor, büyük teyze Zehra Hanım'ın virânesinde pederi Sarhoş Kadri'den dayak yiyeceği muhakkak. Silivrikapısı demek, ahşap İstanbul medeniyeti bitti demektir, ötesi arzullahi vâsia. Mahale çok çok eskiden Pigis'miş, Sermet Muhtar bu ismi Balıklı Ayazması'nın yakınında ve karşısında bulunuşundan dolayı aldığını söylüyor. Az yukarıya yürüyorum, otuz altıncı ve otuz yedinci kuleler arasındayım, '88 yılında Theodosius Surları'nın restorasyonu sırasında burada bir hipoje bulunmuştu, biliyorsunuz hipoje kelimesi arkeolojide yeraltı mezarı anlamına geliyor, 5'inci yüzyıla tarihlendirildiğini anımsadığım bu hipojede dördü kireç taşından biri de Prokonnesos mermerinden beş lahit çıkmıştı.
Topkapı'ya vardım, Osman Cemal merhûm '60'lardaki ve '70'lerdeki Topkapı'nın pisliğini görseydi sekte-i kalbden füc'eten taşlı köye giderdi. Çünkü, '20'lerde ve '30'larda Topkapı mahalli Ermeni sayfiyesidir, Gedikpaşa'da ve Kumkapı'da ne kadar Ermeni varsa yazları hepsi Topkapı'daymış. Size şaka gibi gelebilir ama 10 Haziran 1937 günlü Haber gazetesi Topkapı'yı tertemiz ve asûde bir semt olarak tasvir ediyor. Hayır, Çingeneleri unutmadım, yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra bir kısmı iki adım ötedeki Sulukule'ye iskan edilmişlerdi. Mahallin ismi resmî kayıtlarda Hatice Sultan olarak geçerse de, Bayrampaşa kırlarından gelip surların dibinden geçerek Aksaray'da denize dökülen dere nedeniyle halk arasında Sulukule denmiştir. Bizim münevver takımı Sulukule'deki eğlence kollarını ve devriye evleri denen muhabbet evlerini ilk defa Turan Aziz Beler'in "Beyoğlu Piliçleri" romanından öğrenmiştir, başta Sabiha Çıkarır'ın muhabbet evinin İstanbul'a yettiği anlaşılıyor, 31 Mayıs 1955 günlü Milliyet gazetesinde Bedirhan Çınar yaşlanmış Sabiha Çakır'ın bir fotoğrafını yayınlamıştı, muhabbet evlerinin eğlence geleneği artık onun yetiştirdiği Nigâr Çıkarır Hayrünaz Çalargül ve Şengül Senger ile yaşıyormuş. '60'da muhabbet evi sayısı Çeribaşı Selahattin Gazala'ya göre on ile on beş arasındadır, '70'lerde Türkiye'nin en pahallı eğlence semti oluyor, pahallılıktan maksadım soyulmaktır, bunda maalesef Zeki Müren'in ve Müzeyyen Senar'ın büyük kabahatleri de var gibi, '80'lerde ise muhabbet evlerinin sayısının otuz dörde çıktığını biliyorum.
Hikmet Feridun 24 Kasım 1929 günlü Akşam gazetesinde Sulukule'yi Çingenelerin Şişlisi olarak tanıtmıştı, oysa 31 Temmuz 1934 günlü Akşam gazetesindeki Sulukule evlerinin fotoğrafına bir bakın, hiçbiriniz Silivrikapısı'ndaki hakkuranların bile öyle derme çatma olduğunu kolayca söyleyemezsiniz. 16 Ocak 1935 günlü Son Posta gazetesinde Sulukule'deki derme çatma konduların pembeli yeşilli boyalı olduğu yazılı. Halit Fahri Ozonsoy 21 Eylül 1948 günlü Son Posta'da Sulukule için insana utanç veren bir yer diyor. Siz Sulukule'den Çakır Emine'nin ve Sürmeli Afitap'ın aşklarıyla oyalana durun, Demokrat Parti döneminde Vatan Caddesi'nin imar parselasyonu yapılırken hânelerden yirmi dokuzu yıktırılmış ve mahalle biraz daha surlara doğru kaydırılmıştır.
Topkapı'dan Aksaray'a yürüyorum, Sermet Muhtar üstâdım '39'da tersini yapıp, Aksaray'dan Topkapı'ya yürümüştü. Önce Pazartekke, mahallin '57'deki bir fotoğrafını buldum, in cin top oynuyor. Gurebâ-i Müslimin hastahâne olmasına hastahânedir de, önündeki arkasındaki ve sağındaki solundaki çayır çimende ensesi kelleli Haddehâneliler ve Tophâneliler güreş tutup koç dövüştürürlermiş. Çapa denince eskilerin ilk akla gelen Derviş Paşa'nın üç katlı konağıydı, paşamız 1896 yılında veremden cavlağı çekince, konağı bir süre leylî dâr-ül-muallimât olarak kullanıyor, konak yandıktan sonraysa yerine kız meslek lisesi inşâ ediliyor. Taşkasap şu Millet Caddesi açılırken yok edildi, hadi bakalım Millet Caddesi'nin iki çıkmaz sokak arasındaki Tevekkül Hamamı'nı da tarihten sildiğini anımsayan biri çıkacak mı, merâk ediyorum. 1766 yılında kuşluk hamamı olarak sınıflandırılmıştı. Ama, hamamdan ziyâde hamamcısı Ziba Hanım şöhretliymiş, Habeş denecek kadar esmer ve bir deri bir kemik olmasına rağmen, Sermet Muhtar'ın ifâdesiyle, civânlara zort çıkaranlardan ve çengilere peştimal kuşatanlardanmış.

14