Suâdiye Ortaoku'nda okurken Pavli Adası'na mahalleden üç arkadaşımız çadır kampına giderlerdi. Benim gibi annesi babası çocuğunun orada çadırda bir gece kalmaya izin vermeyenler de, sabah erkenden Suâdiye'den trene binip Pendik'te iner, oradan da tren hattının yanındaki toprak yoldan yürüyerek Pavli'ye sandalla geçerdi. Her defasında ellerimizde Coca-Cola şişeleri, su bidonları, beyaz undan yapılma francalaların arasına yerleştirdiğimiz kaşarlı salamlı sandviçlerle kan ter içinde adaya ayak bastığımızı anımsıyorum. Pavli'de denize girmek elbette bahâneydi, İstanbul'un en güzel sayfiye semti olan Suâdiye'den Pavli'ye sadece denize gittiğimize kimseyi inandıramazdık, asıl derdimizse Pavli'deki motele kampa gelen yaşıtımız Ermeni ve Rum kızlarıydı, işte onlar hakikaten şâhâneydi.
O yıllarda kara ile Pavli arası doldurulmamıştı, ben Fenerbahçe Lisesi'ne başladıktan sonraysa bir daha Pavli'ye hiç gitmedim. Çünkü, oralar tersane şantiyesi mahalli olunca ne motel ve ne de altından denize girdiğimiz dut ağaçları kalmıştı. Lise yıllarımda Nâzım Hikmet'in '29 yılında Pavli'deki kır kahvehânesinde yapılan gizli bir Türkiye Komünist Partisi toplantısında genel sekreter seçildiğini sanırım Şadi Alkılıç'tan işitmiştim. Ancak, Şefik Hüsnü bu toplantıyı komünizme ve partiye muhâlefet sayıp köpürmüş. Pavli'nin sol tarihimize temasını bu kadarcık sanırken, sanırım '85 yılıydı, Bâyezîd Kütüphânesi'nde gazete koleksiyonlarını karıştırıyordum, 22 Mart 1932 günlü Akşam gazetesinde beş altı satırlık bir habere rastlamaz mıyım, şaşırıp kalmıştım. O güne kadar sürgündeki Troçki'nin balıkçılık merâkını bilirdim de, fırtınaya yakalanıp Pavli'ye çıktığını ilk defa öğreniyordum. Oradan da Rüsûmat motoruyla Büyükada'ya götürülmüş.
Nâzım'ın ve Troçki'nin Pavli serüvenlerini öğrenmiştim de, Prokopius'un "Gizli Tarih" isimli kitabını '73'te okumama rağmen, 86'ya kadar Pavli'nin Bizans İmparatorluğu'nun 6'ncı yüzyıldaki büyük komutanlarından Belisarius'a tahsis edildiğini nasıl olup da atlamıştım, dikkatsizliğime bugün bile hayret edip duruyorum. Efendim, Vital Cuinet'in "La Turquie d'Asia" isimli kitabından Pavli ile ilgili sayfanın bir fotokopisini alıp, '86 'da bizim Kubilay Ünsal'ın Aksaray'daki evinde rahmetli Gülin Dalaman'a tercüme ettirdiğim aklımda. Bugün o fotokopiyi kaybetmiş olsam da, Vital Cuinet'in Belisarius'un villasının kalıntılarının Pavli'de durduğunu belirttiğinden hiç kuşkum yok. Arkadaşlar, Vital Cuinet'in kitabı 1892 baskısıdır, 19'uncu yüzyılın büyük coğrafyacısı ve oryantalisti sallayacak değil ama bu kalıntıları ne ondan başka bir yerde okudum ne de birisinden duydum. Ara sıra Vital Cuinet'nin adanın yaklaşık olarak bir deniz mili güneyindeki Eşek Adası'na bakan kısmında bulunduğu bahsedilen manastır ve kilise kalıntılarının izlerini görüp de acaba onları Belisarius'un villasının kalıntıları olarak mı değerlendirdi diyesim geliyorsa da, Vitali Cuinet gibi birinin saniyesinde sivil binâ ile dinî binâ farkını göreceği aklıma gelince vazgeçiyorum. Kimin yazdığını şimdi çıkaramıyorum, birisi de Belisarius'un Pavli'deki sefâhatı meâlinde bir ifâde kullanmıştı.
Bizans devrinde adalar hep sürgün mahalleri olacak değil ya, size de Pavli bizim Belisarius'a aşk adası olmuş gibi gelmiyor mu Bu müthiş aykırılık beni rahatsız ettiğinden, geçenlerde Prokopius'un"Gizli Tarih" isimli nefis dedikodu kitabını yeniden karıştırdığımda Pavli'nin bir aşk adası olması husûsunda yanılmadığımı anladım. Ancak, ıslak gecelerin kahramanı Belisarius değil de, karısı Antonina'ymış. Şâyet Prokopius uydurmadıysa, Belisarius'un karısı Antonina seferdeki kocasının boynuzlarını orada parlatıyormuş. Koynuna aldıklarından biri de Theodosius'tur. Belisarius'tan epeyce büyük olan bu kadın 6'ncı yüzyılın en şöhretli fâhişelerinden İmparatoriçe Theodora'nın sırdaşı olan bir entrikacıymış. Yaşına rağmen onun da yatakta doymak bilmediği anlaşılıyor. Meğerse Pavli'deki villa Antonina'nın ahlâksızlıklarına mesken olmuş.
7 Ocak 1930 günlü Akşam gazetesinde Pavli'nin isminin vilâyet encümeni tarafından Sefâ Adası olarak değiştirildiği yazıyorsa da, bu ismi ağzına alan veya kalemine dolayan birini görmedim. On altı buçuk yıl sonraki 28 Temmuz 1946 günlü Vakit gazetesi orayı okurlarına tanıtırken de Sefâ Adası değil, Pavli Adası başlığını atmıştır. Adanın meskûn olmadığını, vaktiyle bir kır kahvehânesi ile dans pistinin bulunduğunu, onların sonradan kapandığını yazan gazete, Pavli'nin dutunun pek leziz olduğunu da ifâde etmiştir. Bahsi geçen kır kahvehânesi gizli Türkiye Komünist Partisi toplantısındaki ve 15 Ağustos 1929 günü Gâzi Mustafa Kemal'in Pavli'de denize girdikten sonra dinlendiği kahvehânedir. Hatta, fırtınada Pavli'ye çıkan Troçki'nin bile o kahvehâneye sığındığı kuvvetle muhtemeldir. Gâzi'nin ziyâretinden birkaç gün sonra sâhilde güneşlenen hamal veya çiftçi gibi birilerinin Pavli'ye arpa uyuzu yaydığını 26 Ağustos 1929 günlü Akşam gazetesinden öğreniyoruz. Muhtemelen adamlar denize girmeyip sadece sâhilde oturmuşlardı, yoksa arpa uyuzunun deniz suyusunda yaşaması mümkün değildir.
Bir zamanlar Pendik ile Tuzla arasındaki adaların civârlarındaki kayalıklar hayli tehlikeliymiş. Altmışlı yetmişli yaşlarındaki eski balıkçılar camgözlerin oraya fok balıkları için geldiğini söylerlerdi, bir de sular az çekilince Tuzla sâhilinin en fazla iki yüz metre kadar açığındaki Harman Kayaları tekneleri parçalıyormuş. Bugün o kayaların büyük kısmı yok, çünkü 27 Mayıs 1953 günlü Akşam gazetesi Harman Kayaları için imha kararı alındığını yazıyor. Muhtemelen dinamitle kayaların üstleri yok edilmişti. Bir de aynı mahalde şiddetli akıntı oluyor, 6 Ağustos 1939 günü bir sandal içindeki altı kişiyle devrilmiş, Zarohi isminde bir kadınla Antranik ve Vahram isimlerindeki iki erkek boğulmuşlardır. Sandalcı Hasan ise 2'nci Ağır Ceza'da yargılanmış, 9 Temmuz 1940 günü de neticeten altı ay hapse ve elli lira para cezasına mahkûm olmuştur.
Bizans döneminde Pavli bir ara Mavronisi olmuş, ben oraya Martı Adası diyenleri de biliyorum. Ne kadar isim değiştirirse değiştirsin, asırlardır herkese Pavli olmuştur. Yukarıda bahsettiğim gibi, Pavli'nin güneyinde Eşek Adası var, Eskiden Hagios Andre Adası deniyormuş, oradaki manastıra 9'uncu yüzyılda ikonlar taraftarı Sainte Methode kapatılmış. Ondan sonra İncir Adası geliyor, mülkiyeti Rahmi Koç'a geçince halk arasında Rahmi Koç Adası denmiş. Rahmi Koç'tan önce adada şalvarlı Ayşe Meral Tanrıkulu uzun yıllar tek başına köpekleriyle ve çiftesiyle yaşamış, bu yüzden Ayşe Meral Hanım Adası diyenler olurmuş. Ayşe Meral Hanım aslında Fransız tebasından, Victor'un ve Henrîette'nin kızları, 1903'te Paris'te doğmuş, Türk vatandaşlığına geçmeden önceki ismiyse Elen Radcliffe Mooney'dir. Efendim, dilden dile bir Monique Raflik ismi dolaşıyorsa da, ben Elen Radcliffe Mooney ismini resmî kayıtlardan buldum. Adanın antik çağdaki ismi bilinmiyor, Bizans döneminde, muhtemelen 9'uncu yüzyıldan itibâren, Hagia Glykeria Adası olmuş, Türk döneminde belirli bir ismi yok, Hayırsız, Kaçaklar veya Hırvat adası olarak isimlendirenler çıkmış. Biz yine İncir Adası deyip, altındaki Vrukolakas'a geçelim. Hayır, yanılmıyorsunuz, Fenerliada'dan bahsediyorum. Ama, Fenerliada denmesi, 12 Ocak 1955 gününde Pendik vapurunun lodos patlayınca oradaki kayaların üstünde yürüyerek dokuz oturak denecek şekilde karaya çıkıp batmasından sonradır, kaza yüzünden oraya bir fener dikilmiş. Vrukolakas'ı bir ara iki müteşebbis kirâlayıp orada tavuk çiftliği kurmuştu, beş yüz kadar tavuğa da

18