Tekrarın kâbusu

Hepimiz macerayı severiz aslında. Risk almayı, heyecan duymayı, korku ile ümit arasında ince bir ip üzerinde yürümeyi... Uçurumun kenarında durup aşağıya bakmayı, bilinmeyenin çağrısını duymayı...

Bu yüzden hayatın monotonluğundan şikâyet ederiz genellikle. Rutinin bizi boğduğunu, günlerin birbirinin kopyası hâline geldiğini söyleriz. Aynı sabaha uyanmaktan, aynı sokaktan geçmekten, aynı yüzleri görmekten yakınırız.

Fakat işin tuhafı şudur ki, hayatın tekrarından şikâyet eden insan, kendi tekrarlarının farkında değildir. Aynı tohumu ekip farklı ürünler almayı uman bir çiftçi gibi... Sonra da kaderin cimriliğinden yakınırız. Kader dediğimiz şey, kendi ellerimizle ördüğümüz bir ağdır.

Peygamber Efendimizin "İki günü eşit olan zarardadır." sözü insanın bu görünmez döngüsüne işaret eder. Hayat, yerinde duranları değil yürüyenleri ödüllendirir. Akan su nasıl berrak kalıyorsa, insan ruhu da ancak yenilenerek canlılığını koruyabilir. Durgun suyun zamanla bataklığa dönüşmesi gibi yenilenmeyen, devinim halinde olmayan ruh da tekrarın kâbusundan kurtulamaz.

Erich Fromm, insanın en zor kabul ettiği gerçeğin aynı hataları bilerek tekrarlaması olduğunu söyler. Çünkü insan çoğu zaman bilinmeyenden değil, değişimden korkar. Acı çektiği hâlde terk edemediği ilişkiler... Yorulduğu hâlde bırakamadığı alışkanlıklar... Kendisine zarar verdiğini bildiği hâlde vazgeçemediği düşünceler... Bunların her biri tanıdık bir limanın güvenli görünen iskeleleridir. Fırtınalı da olsa bildiği denizde kalmayı tercih eder insan.

Bu yüzden birçok insan kafesinden şikâyet eder ama kapısı açıldığında dışarı çıkmak yerine kafesin demirlerine daha bir sıkıca tutunur. Çünkü yıllarca parmaklıkların gölgesinde yaşamış bir kuş için gökyüzü özgürlükten çok korkudur.

İnsan bildiği türküyü tekrar tekrar söyler. Aynı cümleleri kurar, aynı hikâyeleri anlatır, aynı kırgınlıkları yeniden yaşar. Bazıları yıllar önce kapanmış bir yaranın kabuğunu her gün yeniden kaldırır. Sonra da neden iyileşmediğini sorgular.

Bazı insanlar da yaralarını tedavi etmek yerine onlarla kimlik kurarlar. Acıları evleri olur. Hüzünleri adresi... Kederleri ise yıllardır oturdukları köhne bir mahalle... Bu yüzden mutluluk kapıyı çaldığında bile tereddüt ederler. Bilinen ıstırap bilinmeyen mutluluğa tercih edilmiştir. Bu nedenle aynı hikâyelerin farklı kahramanları yoktur. Yalnızca isimler, mekânlar, yüzler değişir ama senaryo aynı kalır.

İnsanın içindeki pusula bozuksa dünyanın bütün yolları onu aynı yere çıkarır. Sonra kaderi suçlamaya başlarız. Etrafımızda olan biten her şeyi sorgularız ama dönüp kendi attığımız adımlara bakmayız. Aynaya kızarız ama yüzümüzü yıkamayı düşünmeyiz. Gölgemizden kaçmaya çalışırız ama güneşin altında durmaya devam ederiz.