Sana güveniyorum

Bir insana sunulabilecek en güzel hediyelerden biri, ona duyulacak güvendir. Kimi hediyeler zamanla eskir, solar, kırılır, kaybolur yahut unutulur; fakat güven, insanın ruhuna bırakılmış kutsal bir hediye misali varlığıyla kalbi emniyete alır, insanın içindeki fırtınaları dindirir, yalnızlığına derman olur.

Kişinin arka planında hiçbir art niyet taşımadan, zihninde gizli hesaplaşmalara girmeden, muhatabını peşin hükümlerin karanlık hücrelerine hapsetmeden ona açtığı gönül kapısıdır güven. Bir insanı olduğu hâliyle kabul etmek, onun yanında gardını indirebilmek, kalbinin kapılarını kilitleme ihtiyacı hissetmemektir.

Güven, insanın ruhuna bırakılmış bir anahtar gibi "dilediğin zaman girebilirsin" demektir. Herkesin eline verilmez. Çünkü bazı eller kapıya açmak için değil, kırmak için uzanır. Bazı insanlar gül taşırken hayatınıza; bazıları ise dokunduğu her şeyi kurutan bir ayaz olur size.

Bu yüzden insan, maalesef ki zamanla kalbinin kapısına ağır kilitler vurmayı öğreniyor. Her yaşanmışlık yeni bir kilit oluyor gönül hanesinde. Her hayal kırıklığı, aradaki duvarları biraz daha yükseltiyor. Ve bir gün insan artık kimseyi içeri buyur etmek istemiyor.

Oysa güvenebilmek, insan ruhunun en büyük ihtiyaçlarından biridir. İnsan yalnızca ekmekle, suyla, nefesle yaşamaz; emniyet hissiyle de tutunur yaşama. Bir omuza yaslanabileceğini bilmekle, düştüğünde elinden tutacak birinin varlığından emin olmakla ayakta kalır. Güven; karanlıkta yürüyen birinin eline tutuşturulmuş kandil misali yolun taşını toprağını yok etmez ama sorunun farkına vararak insanın korkusunu azaltır.

Bu çağda insan her şeye ulaşabiliyor; bilgiye, görüntüye, kalabalıklara, alkışlara, maddi olan her şeye! Ama güvene ulaşmak, çölde su bulmak kadar zorlaştı. Sosyal medyanın parlak vitrinlerinde herkes mutlu, herkes samimi, herkes "dost" görünürken; insan gecenin bir vakti içini dökecek gerçek bir yürek arıyor bazen. Çünkü bu çağın en büyük yoksulluğu, güvensizlik ve bunun beraberinde getirdiği yalnızlıktır.

İnsan artık birbirine karşı cam kırıkları üzerinde yürür gibi temkinli yaklaşıyor. Herkes biraz şüpheli, biraz yorgun, biraz yaralı ve bir o kadar da yalnız. Söylenen sözlerin altını kurcalıyoruz sürekli. Bir tebessümün arkasında bile gizli bir hesap arıyoruz bazen. Çünkü dünya, masumiyetini gün geçtikçe kaybediyor. Kalpler eskisi kadar şeffaf değil. İnsanlar hayat okyanusunda birbirine liman olmak yerine fırtına oluyor.

Oysa güven, bir insanın başka bir insana verebileceği en büyük huzurdur. Çünkü güvenmek; "Senin yanında kendim olabiliyorum." diyebilmektir. Rol yapmadan, kelimeleri seçip biçmeden, sürekli yanlış anlaşılma korkusu yaşamadan konuşabilmektir. Hatta bazen konuşmaya bile ihtiyaç duymamaktır. Zira gerçek güvenin olduğu yerde sessizlik bile anlamlıdır. İki insan arasında kurulan en sağlam köprülerden biridir bu.

Bir düşünün... Hayatınız boyunca kaç kişinin yanında gerçekten yorulmadan var olabildiniz Kaç kişinin yanında suskunluğunuz sorgulanmadı Kaç insan sizi en olduğunuz hâlinizle kabul etti İşte insanın gerçek serveti budur. Banka hesaplarında biriken rakamlar değil; gönlünde güven duygusu biriktirdiği insanlardır.

Mevlânâ'nın "Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol." sözü, güvenin mayasını anlatır aslında. Çünkü samimiyetin olmadığı yerde güven yeşermez. Yapmacıklık, güvenin toprağını kurutan gizli bir zehir gibidir. İnsan bazen yanlış yapanı affeder ama sahte olanı unutamaz. Çünkü hata insan olmaktan gelir; fakat ikiyüzlülük, kalbin kararmasından...