Sabır, illa sabır!
Modern hayatın hızı bizi ruhumuza yetişemez hale getirdi; peki sabır sadece beklemek midir, yoksa direnişin başka bir adı mıdır?
Yazar, modern dünyanın sabırsızlığının insanı anlam ve maneviyattan uzaklaştırdığını, hızlı tüketim kültürünün aslında yapıyı zayıflatan bir düzenin parçası olduğunu savunmaktadır. Bu durumun temel sebebi olarak inanç ve sabır eksikliğini gösteriyor ve sabırı sadece bekleme değil, kendini terbiye etme ve kaybolmaya karşı tutunuş olarak tanımlıyor. Ancak teknolojinin ve kolaylığın insanı medenileştirmesi noktasında yazar haksız olabilir mi?
Sistem o kadar hızlı işliyor ve ilerliyor ki ona yetişmekte zorlanıyoruz. Yetişmek için koşturdukça yoruluyor, yoruldukça daha çok hızlanmaya çalışıyoruz. Bu kısır döngü içinde fark etmeden kendimizi tüketiyoruz. Zamanı yakalamaya çalışırken, aslında kendimizi ıskalıyoruz.
Daha önce birkaç yazımızda değindiğimiz Afrika atasözünü burada tekrar hatırlatmak gerekiyor: "O kadar hızlı gidiyoruz ki ruhumuz arkada kaldı." Gerçekten de öyle... Fiziksel yaşantımıza ruhumuz yetişemez oldu. Bedenimiz bir yerlere varıyor belki ama ruhumuz hâlâ olduğu yerde sayıyor, geçmişin hatıralarında kalakalmış bir halde bizi bekliyor. Biz ise dönüp ona bakmayı bile ihmal ediyoruz.
Bunun birkaç nedeni olabilir. Her şeyin nesneye ve maddeye indirgendiği bir çağda yaşıyoruz. Etrafımızı nesnelerle tanımlıyor, sahip olduklarımızla var olmaya çalışıyoruz. Maddesel beklentilerin içinde dönüp duruyor, sahip oldukça daha fazlasını istiyor, elde ettikçe tatminsizleşiyoruz. Çünkü madde doyurmaz; sadece oyalar. Oyalandıkça da asıl olanı, yani anlamı kaybederiz.
Bir diğer nedeni peşini seviyor ve hemen istiyor oluşumuz. Beklemek ağır geliyor, süreçlere tahammül edemiyoruz. Sabır bize yük gibi geliyor. Oysa sabır, yük değil; insanı taşıyan bir kuvvettir. Yüce Allah tam da bu hâlimize işaret ediyor: "İnsanlar peşini severler de ağırlığı çekilmez günü arkalarında bırakırlar." (İnsan Suresi, 27. Ayet)
Bugünü yaşar gibi yaparken yarınımızı tüketiyoruz. Kolay olanı seçerken kıymetli olanı kaybediyoruz. Anlık hazların peşinde koşarken kalıcı olanı gözden çıkarıyoruz. Bunun temel nedeni de maneviyat eksikliğimiz olsa gerek. Görüneni, görünmeyene tercih ediyoruz. Oysa insanı insan yapan, görünmeyendir. Kalpte saklı olan niyetler, sessizce yapılan iyilikler, kimsenin görmediği anlarda gösterilen dirayet... İnanç zayıfladıkça anlam da zayıflar. Anlam zayıfladıkça sabır tükenir. Sabır tükenince de insan dağılır.
Belki de bu yüzden modern dünyada ateizm ve deizm gibi akımların yükselişi bir sonuç değil, bir işarettir. İnsanın iç dünyasındaki boşluğun, anlam arayışının, fakat yanlış kapılara yönelişinin bir göstergesidir. Bu noktada karşımıza çıkan en büyük sorun ise sabırsızlığımızdır.
Sınavlarda zamanla yarışıyor ama dikkatimizi toparlayamıyoruz. Bir sayfayı tam anlamadan diğerine geçiyor, bir işi bitirmeden yenisine koyuluyoruz. Süreçlere değil sonuçlara odaklanıyoruz. Ayet ise "Bir işi bitirince diğerine koyul." (İnşirah Suresi, 7. Ayet) diyerek bize bir metot belirliyor aslında.
Reels videolar, kısa ve özlü sözler, paket programlar, hızlı tüketilen içerikler ve fast food yaşam tarzı... Bunların hepsini bir sonuç gibi görsek de aslında bunlar birer sebeptir. Bizi bu hâle getiren, sabırsızlığımızı körükleyen, dikkatimizi parçalayan unsurlar... Zamanla her şeyin "kısa", "hızlı" ve "hemen" olması gerektiğine alıştırıldık. Uzun olanı sıkıcı, zor olanı gereksiz görmeye başladık.

21