Kültürel mirasımız: Türküler

Zaman, her zaman haklı çıkar. Bu çağ bize bir kez daha göstermiştir ki, ileriye doğru sağlam adımlar atabilmek için ardındaki adımlarını sağlam atmış olman gerekir. Arada bir de dönüp arkana bakman gerekir. Kültür de bir toplumun temeli ve geleceğin inşasında mihenk taşıdır.

Bu millete özgü somut olmayan kültürel mirasımızın başında da "Türkü" gelmektedir. Türkü kelimesi köken itibariyle 16. yüzyıla dayanmakla birlikte bu milletin öz dokusunu oluşturan "Türk'e ait, Türk'e özgü" anlamlarına gelmektedir. Bu minvalde de öz değerlerimizin başında gelmektedir. Bu yüzden türkülerimizle ilgili bir yazı serisine bu yazı ile başlıyoruz. Bazen bir türkünün hikâyesine, bazen türkülerin melodisine, bazen de bir türkünün bizde bıraktığı duygulara tercüman olmaya çalışacağız.

Bozkırın tezenesi merhum Neşet Ertaş, "Nerede bir türkü söyleyen görürsen korkma, yanına otur. Çünkü kötü insanların türküsü olmaz." der. İyilikten bu kadar uzaklaştığımız, kötülüğün, zulmün, haksızlığın dünyaya hükmettiği bir çağda en çok ihtiyacımız olan şey; iyilik, iyi olmak olsa gerek.

Bazen binlerce kitap okursun da aradığın sözü sadece bir mezar taşında bulursun. Usta oyuncu Ali Sürmeli bir röportajda; "Bir Alevi köyünde bir mezar taşı okumuştum. Mezar taşında şöyle yazıyordu: 'İyilik iyidir.'" diyordu. Kaç yıl önce yazılmış olsa bile dünya var oldukça geçerliliğini koruyacak bir söz: "İyilik iyidir."

İyilik insanın içinden gelen bir duygudur. İyilik yapabilmek için insanın ruhunun sesini duyması gerekir. Zihnimiz ne kadar çok şey düşünüyor ve biliyor olsa da onu harekete geçirecek olan ruhtur. Ruhunda taşıdığın vicdanın sesini duyabiliyorsan, insan olmaya başlamışsındır demektir.

Ve işte o vicdanın sesi bazen bir çocuğun tebessümünde, bazen yaşlı birinin duasında, bazen de bir bağlamanın tellerinde yankılanır. İnsan, içindeki iyiliği unuttuğu her an, bir türkü çıkar karşısına; önce kulağına dokunur, sonra gönlüne iner. Türkü, iyiliğin ve güzelliğin en sade sözlü hâlidir.

Bazen bir sözle, bazen şiirle, bazen de bir türküyle duyar bu sesi insan. Anadolu, her karış toprağı acı dolu bir medeniyettir. Acının en ustaca dile geldiği hâlidir türkü. Derttir türkü, derde derman, kalbe ferman, hasrete vuslat, sevdaya gözyaşı, vefasıza sitem, haine kurşundur türkü. Adını koyamadığın hangi duygu gizli kalmışsa ruhunun dehlizlerinde, onu dile getiren tılsımdır türkü.

Türkü, bu toprakların, Anadolu'nun öz evladıdır. Her mevsim ayrı bir duygu taşır. Baharda tomurcuklanan sevinci, kışın ayazında üşüyen hüznü anlatır. Bir kına gecesinde neşeyle söylenen aynı türkü; askere giden yiğidin ardında ağıt olur. Çünkü türkü yaşadıkça biz de yaşarız; unuttukça eksilir, tükeniriz.

Hele ki modern çağın hız ve hazla anın mutluluğuna indirgendiği bu dönemde, bağlamanın bir tek teli bile insanı özüne döndürmeye yeter. İnsanı kendisine çağıran bir ses vardır türküde: "Nereden geldim" ve "Kimim" sorularına cevap veren bir ses…

Soyu tükenmekte olan bir değerdir türkü. Artık çocuklar ninnileri telefondan dinliyor, gençler acılarını dijital ritimlerle avutuyor. Oysa türkü, teknolojiyle değil kalple kayıt altına alınır. Bir köy çeşmesinin başında yakılan türkülerin yerini hiçbir algoritma tutamaz. Eğer unutursak, torunlarımız bu toprakların sesini hiç duymadan büyüyecekler. Türkü susarsa, Anadolu da susar.