İradenin prangası

​Hakikat ile size sunulan gerçeklik arasında duran o ince çizgi, aslında sandığınızdan çok daha muğlak bir zemine sahip. Bu iki uç arasındaki tek belirleyici etki, güya "kendi" hür iradenizle yaptığınız tercihlerdir. Yani kendi iradenizle almış olduğunuz karardır. Hangisine inanmak istiyorsanız onu doğru kabul edersiniz. Bu durum bir bakıma zihninizin size oynadığı, aynalarla dolu bir labirentteki oyun misalidir. Ancak asıl soru şudur: O labirente girmeye siz mi karar verdiniz, yoksa bir el sizi o aynaların önüne mi bıraktı

​Yaşadığınız dünya, etrafınızda olup biten olaylar, bir hamster çarkı gibi içinde sonsuz bir döngüyle dönüp durduğunuz sosyal medya ve televizyonlardan size dayatılan şaşaalı sanal gerçeklik hali, bir durum karşısında aldığınız kararı bütünüyle etkiliyor. Oy verdiğiniz partiden, sarsılmaz bir kale gibi savunduğunuz ideolojik görüşe ve dahi tuttuğunuz takıma kadar almış olduğunuz bütün kararların kendi tercihiniz dâhilinde olduğunu düşünürken bile, esasında sosyolojik bir dış etkinin, görünmez iplerle sizi yöneten bir kuklacının yönlendirmesi neticesindedir. Neye inanmak isterseniz ona inanırsınız demek yerine sizi neye inandırmak isterlerse ona inandırırlar sözü daha gerçekçi duruyor bugün.

​Modern insan, bu büyük tiyatro sahnesinde kendi repliklerini yazdığını zannederken, aslında kulağına fısıldanan suflörün sesini kendi iç sesi sanıyor. Sosyal medyanın hayatımızı çepeçevre kuşattığı, her ekranın bir gözetleme kulesine dönüştüğü bu dijital çağda, artık aldığımız kararların kendi kararımız olduğu konusunda büyük bir şüphe duymaktan kendimizi alamıyoruz. Algoritmaların bizi bizden daha iyi tanıdığı bu evrende, "ben seçtim" demek, bir rüzgâr gülünün rüzgara yön verdiğini iddia etmesi kadar beyhudedir. Herman Melville''nin Katip Bartleby eserinin baş karakteri olan Bartleby'nin o meşhur "Yapmamayı tercih ediyorum." repliğini kullanabilme cesaretini gösteremeyişimizden beridir bize dayatılan şıklardan birini seçtiğimiz zaman özgür irademizi kullanmış olduğumuzun huzurunu yaşayarak günü kurtarmış oluyoruz.

​​Bir zamanlar "İçimizde 'el âlem' diye bir put var, büyüttüğümüz" diye bir söz sarf etmiştim. O put, evimizdeki eşyaların renginden, üzerimizdeki kumaşın dokusuna; alacağımız markadan, fotoğrafını çekip sergileyeceğimiz lokantadaki yemeğe kadar her anımızda tepemizde dikiliyordu. Aldığımız kararların tamamında ağır bir çevre baskısı hissediyorduk. O zamanlarda, başkası için yaşadığımızı düşünerek mevcut durumu eleştirir gibi görünüp durumdan şikâyetçi olsak da, o konforlu esaretimizi bozmaya, kendimizi değiştirmeye hiç niyetimiz yoktu. Şikâyetimiz, aslında bir tür günah çıkarma seansı gibiydi; ama o putun önünde eğilmeye devam ediyorduk.

​Zaman ilerledi, teknoloji gelişti ve durumumuz başka bir hale evrilmeye başlandı. Temelde mantık ve kararlarımız değişmese de cümledeki özne ile nesne yer değiştirdi. Aslında dikkatli bakıldığında nesne ve yüklem de değişmedi. Her halükarda nesne biz olmaya devam ettik ve yaptığımız eylemler, o aynı onaylanma ihtiyacıyla beslenen döngüde aynı kaldı. Ancak hayatımızdaki özne şekil değiştirmiş olsa da el âlemden algoritmaya, mahalle baskısından dijital onaya acımasızca evrildi.