Anlaşılmazlığın kıyısında, kalabalıklar içerisinde, yalnızlığın eşiğinde duruyoruz. Daha önceki çağlarda da böyle miydi, yoksa bu, yaşadığımız çağa özgü bir hâl mi Üzerinde biraz düşünmek gerek.
Yaradılışından beri insan kalabalıklar içinde yalnızdı desek pek de yanılmış sayılmayız fikrimce. İnsanın peşini bırakmayan kadim gölge: Yalnızlık!
Kendilerini anlamayan bir milletten kaçıp mağaraya sığınan Ashab-ı Kehf, yaşadığı toplumu eleştirdiği için çölde mütevazı bir hayat yaşayan Yahya Peygamber, Firavun'a karşı gelerek şehri terk eden Musa Peygamber, oğlu İsmail'i herkesten uzakta bir çölün ortasına bırakan İbrahim Peygamber ve çağının kötülüklerinden uzaklaşıp Hira Mağarası'nda tefekküre çekilen, âlemlere rahmet Hz. Muhammed (sav)... Hepsinin hikâyesinde bir yalnızlık var. Hz. Yusuf'un kuyuya atıldığında ve zindana düştüğünde yaşadığı yalnızlığı da unutmayalım.
Lakin onların yalnızlığı, bugünün insanının yalnızlığına benzemiyordu. Onların yalnızlığı bir arayışın, bir arınmanın, bir hakikate yönelişin kapısıydı. Kimi zaman insanın kendisini bulabilmesi için dünyadan bir miktar uzaklaşması, sesleri susturup kendi iç sesini dinlemesi gerekiyordu. O yalnızlık, gelecekte yeşerecek güzelliklerin toprağıydı. İçinde bir dirilişin, bir müjdenin tohumu saklıydı.
Bugün ise başka bir hâl var üzerimizde. Eskiden insanın yalnız kalabileceği yerler vardı; şimdi yalnızlığımız bile bize kalabalık. Eskiden insan kendisiyle baş başa kalabilmek için bir köşeye çekilirdi, şimdi insan kendisinden kaçabilmek için karışıyor kalabalıklara. Kendi içine dönmekten korkan insan, dışarıya açılan bütün kapıları sonuna kadar aralıyor. Sonra da sanal ağların girdabında buluyor kendini.
İnsanlarla iletişim hâlindeyiz ama birbirimizle irtibatımız zayıf. Herkesin herkese söyleyecek bir sözü var, fakat kimsenin kimseyi dinleyecek sabrı yok. Mesajlarımız çoğalıyor, muhabbetimiz azalıyor. Takip ettiklerimiz artıyor, hâlini gerçekten merak ettiklerimiz eksiliyor. Birbirimizin hayatına bakıyor ama birbirimizin içine bakmıyoruz. Birbirimizden hayatından geçip gidiyoruz, bir otobüsün camından izler gibi... Görüntülerimiz var, görüntümüzün ardında ne olup bittiğini soranımız yok.
Oysa insan, yalnızca görülmek değil, anlaşılmak da ister. Birilerinin kendisini fark etmesini değil, fark ettiğinin ne anlama geldiğini bilmesini bekler. Çünkü bazen bir insanın bütün ihtiyacı, anlatmaya gücünün yetmediği bir derdinin bir başkası tarafından sezilmesidir.
Herkesin etrafı kalabalıklarla dolu, herkes hızlı bir tempoda yaşıyor hayatı. Hep bir yerlere yetişme, hep bir işi yetiştirme gayreti... Bir iş bittiğinde dinlenmenin huzurunu yaşayamadan yenisinin telaşı başlıyor. Daha soluklanmadan başka bir koşunun başlama düdüğü çalıyor. Sanki hayatın kumandasındaki "slow motion" tuşunu kaybetmişiz. Her şey hızlı, herkes aceleci, her şey bir yerlere yetişme derdinde. Bir tek insan, kendisine yetişemiyor.
Peki, insanın hiçbir yere yetişmemesi, hiçbir işi bitirmemesi, hiçbir şey üretmemesi; yalnızca oturup gökyüzüne bakması gerekmiyor mu bazen; sebepli sebepsiz
Öyle demiyor muydu Turgut Uyar:
"Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım"
Biz gökyüzünü bile aceleyle seyrediyoruz artık. Bulut geçiyor, bakıyoruz. Yağmur yağıyor, koşar adım kaçıyoruz. Gün batıyor, manzarayı izlemek yerine fotoğrafını çekiyoruz. Sonra konu kapanıyor. O anı yaşamak yerine ondan geriye bir görüntü bırakıp uzaklaşıyoruz. Bir resim karesiyle yetiniyor, hayatın kendisini ıskalıyoruz. Kim bilir, o fotoğrafa bir daha ne zaman döneceğiz Üstelik dönüp baktığımızda, o günün gökyüzünü hatırlayacağız da içimizden neler geçtiğini hatırlayabilecek miyiz
Hayatı kaydetmekle hayatın içinde olmak arasındaki mesafe gittikçe açılıyor. Her şeyi hatırlamak istiyoruz ama hatırlamaya değer anların içinde bulunmaya vaktimiz yok. Yaşadığımızı başkalarına göstermekle meşgulken yaşadığımızı kendimize hissettirmeyi unutuyoruz.

7