Geçip giden zaman mıdır, insan mı geçiyor içinden zamanın, tartışıladursun… Geçti on bir ay ve geldi Mübarek Ramazan. Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennem azabından kurtuluş olan Mübarek Ramazan ayı geldi. Hoş gelişleri olsun, gönlümüze, hanemize, şehrimize, ülkemize, dünyaya...
Zamanın durdurulamaz çarkları arasında, ruhlarımızın nefes nefese kaldığı, dünyanın bitmek bilmeyen hengâmesinde yorgun düştüğümüz bir demdeyiz. Hız ve hazzın zirve yaptığı, sabır ve tahammülün tükendiği, hissiyatın, maneviyatın arka planda kaldığı bir dönemdeyiz. Modern hayatın hızı, ekranların kuşatıcı gücü ve her gün bir yenisi eklenen telaşlar arasında kendimizi, özümüzü ve en önemlisi "durmayı" unuttuğumuz bir çağın yolcularıyız. Kendimizi dahi unuttuğumuz, alıp verdiğimiz nefesin sesini duymaktan, yaşadığımızı fark etmekten aciz bir haldeyiz.
Bu acizlik içerisinde bize bir lütuf olarak "Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da." ayetine kendimizi muhatap kılıp manevi iklimin kapılarını aralayan on bir ayın sultanını Rabbimizin bir muştusu görerek gönlümüze buyur ediyoruz. Bugün, kalplerin yumuşadığı, niyetlerin tazelendiği o eşsiz ayın; Ramazan'ın ilk günü. Hoş geldin ya şehr-i Ramazan, safalar getirdin gönül hanemize.
Ramazan, sadece bir takvim yaprağının değişmesi ya da imsaktan sahura yeme içmeden kesilmek değildir. Ramazan, kelime kökeni itibariyle "kuru sıcak" anlamına gelse de bir yılın nefesidir. Bir nefestir Ramazan! Soluklanmadır. Yenilenmedir. Sonbaharda dökülen yaprakların baharda neşvünemasıdır. Daralan göğüslere ferahlık veren, kirlenen ruhları arındıran, paslanan vicdanları parlatan ilahi bir soluktur Ramazan.
Bu ay, bize hayatın sadece maddeden ibaret olmadığını, bedenin ihtiyaçları kadar ruhun da acıktığını hatırlatır. Sahur vaktinin o derin sükûnetinde, henüz dünya uyanmadan içilen bir yudum suyun, bir bardak çayın, edilen bir duanın verdiği o tarifsiz dinginlik, yılın geri kalanında kaybettiğimiz manevi dengemizi yeniden kurmamız için bize sunulan büyük bir fırsattır.
Ramazan, bir durma eylemidir. Hız çağında koşmayı bırakıp yürümeye, konuşmayı bırakıp susmaya, dünyayı sessiz moda almaya başladığımız bir eşiktir. Oruç, sadece mideye vurulan bir kilit değil; göze, kulağa, dile ve en nihayetinde kalbe giydirilen bir edep hırkasıdır.
Kırıcı bir sözden sakınmak, haksız bir bakıştan kaçınmak, dedikodunun gürültüsünden uzaklaşmak... İşte gerçek oruç, insanı insan kılan bu değerlerin yeniden ihyasıdır. Bu ay boyunca nefesimiz, sabrın imbiğinden geçerek süzülür.
İlk iftar sofrasına doğru yaklaşırken, içimizde biriken o tatlı telaşın adı aslında "şükürdür". Gün boyu sabırla beklenen o an, bize sahip olduğumuz nimetlerin aslında ne kadar kıymetli olduğunu, ama bir o kadar da geçici olduğunu fısıldar. Bir bardak suyun mucizesine şahitlik ederiz. Modern insanın en büyük yanılgısı olan "her şeye sahip olma" hırsı, yerini "elindekine rıza gösterme" huzuruna bırakır. Ramazan, bize elimizdekini bölüştüğümüzde eksilmediğimizi, aksine çoğaldığımızı öğretir.

20