Yazar, Gülistan Doku cinayeti üzerinden Türk yargı sisteminin temel sorununu ortaya koymaktadır: yürütme gücünün yargıyı baskı altına alması ve hakim tarafsızlığının sağlanamaması. Bunu geçmiş örneklerle (1945 Tandoğan olayı, 1935 Zühtü olayı) desteklerken, 'bizden-sizden' ayrımının sorunu çözmediğini savunmaktadır. Eğer hakim değişiklikleri ve 'sürgünler' devam ederse, yasal düzenlemeler yeterli olabilir mi?
Gülistan Doku üniversite öğrencisiydi. 5 Ocak 2020'de ortadan kaybolmuş, aramalar sonuç vermemişti. Ailesi ve kadın kuruluşları peşini bırakmadı, bu sayede unutulmadı. Tunceli'ye yeni atanan savcı dosyayı açtı...
Evvela, hukukçu onuruna ve görev ahlakına sahip bu savcıyı tebrik ediyorum.
Ulaşılan deliler şöyle bir "kuvvetli şüphe" ortaya koyuyor: Valinin oğlu, Gülistan'ı hamile bırakmış, çıkan tartışmada Gülistan'ı tabancayla öldürmüş. Vali, oğlunu kurtarmak için seferber olmuş, cesedi bilinmeye bir yere gömdürmüş... Gülistan'ın telefon kayıtlarını sildirmiş... Bu işlerin masrafını da Özel İdare bütçesinden ödetmiş.
Gerçek neyse sonunda ortaya çıkar.
Fakat asırlardan beri bir gerçek var ki, yine karşımıza çıkmış bulunuyor: Gücün, adaleti çiğneme kapasitesi! Hukuk terimleriyle, yürütme gücü karşısında yargının durumu...
Yürütme delil toplanmasını bozarsa, yargı ne yapsın.. Ağır baskı altındaysa, yargı ne yapsın
BİZDEN-SİZDEN
İsmet Berkan, örnek olarak Ankara Valisi Nevzat Tandoğan'ı hatırlattı. 1945 yılında Genelkurmay Başkanı Kazım Orbay'ın oğlu tabancayla bir doktoru öldürmüş, Vali Tandoğan suçu başkasının üstlenmesini sağlayarak oğlanı kurtarmıştı. Olay ortaya çıkınca Tandoğan intihar etmiş, General Orbay istifa etmişti.
Otoriter rejimlerdeki çürümeye bir örnek de ben vereyim: 1935 yılında, Milletvekili Recep Zühtü, metresini öldürmüş, Adli Tıp'tan deli raporu alınarak kurtarılmış fakat milletvekilliği devam etmişti.
Yargıya müdahale eden gücün "bizden" veya "sizden" olması fark etmiyor.
Çünkü, sık sık burada yazdığım gibi, Lord Acton'ın deyişiyle "güç bozar, mutlak güç mutlaka bozar."
Türkiye'de öteden beri "bizden-sizden" diye baktığımız için, temeldeki sorunlar sadece el değiştirdi, çözülemedi. En önemlisi yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının sağlanamaması oldu: Yargıda vesayet, cemaat, siyaset aşamaları...
HAKİM SÜRGÜNLERİ
Türkiye'de yargı sorunlarının temelinde iki faktör var: Hakim ve savcı alımlarında "bizden" tercihinin ağır basması... CB sisteminde HSK üyelerinin partili cumhurbaşkanı ile onun Meclis grubu tarafından belirlenmesi...
Bu sayede, kararları hoşa gitmeyen hakimler başka illere 'sürgün' edilmekte, sürgün edilmezse o kritik dosyadan alınıp başka mahkemelere gönderilmektedir.
Kaşıkçı dosyasının Suud'lara verilmesine karşı muhalefet şerhi yazan 12. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Sayın Nimet Demir, Kahramanmaraş'a sürülmedi mi Kabul etmedi, istifa etti.
Osman Kavala ve İmamoğlu davalarında hakimler sık sık değiştirildi, son atanan heyetlerin karar vermesi sağlandı. Oysa AYM'ye göre, sonradan hakim atanması, "tabii hakim" ilkesinin ihlalidir. (K: 2015/2)
Bu ihlal Türkiye'de sık sık yapılıyor. Çok tipik bir örnek de Ayşe Barım hakkında itirazen tahliye kararı veren Asliye Ceza hakiminin Tüketici Mahkemesi hakimliğine atanmasıdır.

10