Tanımlanmışlıktan Sonra

B.

Mistik müzik festivaline henüz fikir aşamasında iken hoş bakmamıştım. İki çekincem vardı. Bunlardan ilki bu tarz organizasyonların hiçbir zaman belli hudutlar içinde tutulamayacak; inancımızla, temel kabullerimizle ve festivalin düzenleyeceği mekanın mehabetiyle tevil edilemeyecek haller zuhur edebilir kaygısıydı. İkincisi ve bence daha fazla dikkat edilmesi gereken unsur ise, 1960'la başlayan ve hatta dönemin hippi rüzgarında da arkasına alan " gizemli bir doğu dini olarak İslam" propagandasının ömrünü uzatmaya hizmet faaliyet olması ihtimalidir. Batılı gençlerin okkültizm batına düşmeden mistik bir yol bulabileceklerine inanarak Asya dinlerine yönelmeleri altmışlı yılların ikinci yarısının bir modasıydı. Bu odanın etkisi 80'lere kadar sürdü. Batı toplumlarının içinde bulunan Müslüman cemaatler bu akımdan istifade etmeyi başardılar. Batılı hayat nizamı dışında, daha insani ve tatbik edilebilir bir hayat teklif eden mağribi şeyhleri bu dönemde oldukça cazip geldi batılı gençlere. Fakat gerek konunun ele alınış mecrasıyla gerekirse bu dönemde yürütülen propaganda ile İslamiyet sanki doğuya ait mistik tarafları güçlü bir fenomenmiş gibi tanıtıldı.

Şöyle kabaca bir dönüp baktığımızda karşı karşıya kaldığımız hakikat bize bir başka şeyi söylüyor oysa. Tüm unsurlarıyla Doğu Hristiyanlığı, Balkanların kuzeyine hatta Sibirya'ya kadar yayılan Ortodoks Hristiyanlık mistik bir din olarak adlandırılmayı İslamiyet'ten çok daha fazla hak ediyor. İslamiyet, ilk yıllarından bugüne kadar sergüzeşti kayda alınmış, gündelik hayatla ilgili son derece gerçekçi teklifler sunan ve politik olarak da bir teklifle insanları kendisine çağıran bir dindir. Dahası, doğu dinleri gibi yahut doğu kiliseleri gibi lokal bir inanç yoğunlaşmasının çok ötesinde cihanşümul bir dindir. Elbette batılı zihin İslamiyeti semitik din havzasında yaşanan fanatik bir aşırılaşma ve sapma olarak görmeye heveslidir. Buna mukabil Müslüman çevrelerde büyüyen her insan gibi bilmekteyiz ki İslamiyet, kendi dairesi için de terbiye olunanlara son derece itidalli ve hayatın içinde bir teklifle yaklaşır. Gerek şahsi tecrübemiz gerek bizden önceki nesillerin yaşam tecrübesi bunun böyle olduğunu ortaya koyuyor. Adımız gibi iyi bildiğimiz hakikati bize unutturmak ister gibi miskin dervişlerden, gizem peşinde koşan müminlerden bahsediyor oluşları boşa değildir. Bu, ateşli silahlar kullanma konusundaki eksikliğimizi büyük mağlubiyetler ile ödediğimiz dönemlerden beri ikna edilmeye çalışıldığımız bir rolün tahkim edicisi ikincil bir roldür. Oysa bizim peşinde koştuğumuz şeye verdiğimiz isim "Hakikat"tir ve hakikat Kafdağı'nın ardında erişilemez bir şey değildir. Aynoroz keşişlerinden bahseder gibi İslam ulularından bahsetmek ve bu şahısların yerekesinde doğulu bir esrar aramak hevesi hiçbir şekilde iyi niyetli bir tanımlama çabasının neticesi olarak görülmemelidir. Batılı zihin her tanımladığına bir de rol biçer. Tanımlamasına müsaade ederseniz, rolünüze razı olmak durumunda kalırsınız. Ülkemizde yüzyıldır çeşitli şekillerde izlediğimiz Mehdi-Mesih piyeslerinin de temel motivasyonu bu tanımlanmışlıktan neşet eden dünya görüşüdür. Zihnimizde yürütmemiz ve kazanmak zorunda olduğumuz istiklal harbimizin kazanılması gereken ilk muharebesi işte bu "öteki" tarafından tanımlanmış halimizi reddetme muharebemizdir. Tanım yapmak ve sınıflandırmak hususunda gayet başarısız olduğumuzun farkında olarak ve herhangi bir hiyerarşik düzeni sahip olmayan bir dinin müntesibi olarak kendimizi yeniden tanımlamaktan bahsetmiyorum. Bahsettiğim, ötekinin tanımını reddetmektir. Doğal hayat bundan sonra bizi de elbette bir mecraya sürükler; zira dini tatbikatımız aynı dinamiklerle hiç kesilmeden devam ede gelmiştir ve devam etmektedir.