Saygı imtiyaz olamaz

B.

Siyasette hakim unsurun sair unsurlara uyguladığı baskı çeşitli suretlerde tezahür eder. Sebastian Hafner 1932 yılı şartları Almanya'sını tarif ederken diyor ki "Artan Nazi baskısı sebebiyle Sosyal Demokratlar en az Naziler kadar Alman olduklarını ispat etme yarışına girmişlerdi"... Çok geçmeyecek birkaç ay sonra Naziler zaten iktidara gelecekti... 1990'lar Türkiye'sinde Refah Partili siyasilerin sürekli bir meşruiyet tarayıcı içinde olmaları ve "aslında bu vatanın evlatlarıyız" demek için çeşitli ispat çabaları içinde olmalarını düşündükçe bana hazin gelir. Kime neyi ispat etmek yarışıydı bu diye düşünürüm sık sık. Sevgili Harun Korkmaz dostumuzun yayınlamış olduğu Üsküdarlı Hafız Ali Efendi röportajını dinlerken geldi aklıma bu bahis. Merhum efendi ile radyo mülakatı yapan Baki Süha Ediboğlu, merhum hocaya meşruiyet sağlamak için sürekli "modern fikirli, açık görüşlü" bir kimse olduğu vurgusunu yapmaktadır. Esasen, şeklen gayet kibar bir tarzı olan Ediboğlu, Ali Efendi'ye "Sinemaya gidiyor musunuz, tiyatroya gider misiniz" gibi sualler tevcih ediyor, bir yandan da "bu sizin bildiğiniz hocalardan değil" demek ister gibi hazretin aslında modern bir kimse olduğunu vurguluyor. Bilemiyorum belki de kendisine bir zırh bulma ihtiyacı hissetti Ediboğlu; Yeraltı Camii imamını radyoya çıkarmak gibi bir riski göze almıştı zira.

Mine Kırıkkanat'ın alışılagelmiş haddini aşmalarından birisine şahit olduk geçtiğimiz günlerde. Kılıçdaroğlu'nu tezyif edeceğim diye bütün Alevileri takdir edecek bir cümle kurdu Kırıkkanat. Süreci takip etmişsinizdir, ardından özrün bini bir para. Alevi yurttaşlar haklı olarak tepki gösterdiler bu haddini bilmezlik karşısında. Durdum ve düşündüm bu hadise üzerine. Çok değil üç-dört yıl önce Zülfü Livaneli, Deniz Baykal'a hakaret etmek maksadıyla "tipik Sünni politikacı" demişti. Birileri bu adamları bir şekilde ikna etmişler. Bizim meşrebimizin çok geniş olduğuna muhtemelen, hakikaten de öyleymiş ki, Zülfü Livaneli'nin bu hadise sonrası herhangi bir tepki ile karşılaştığına şahit olmadık. "Ehlisünnet çoğunluğa hakaret edilebiliyorsa Alevilere de edilebilsin" diye saçma bir taleple durumu dengelemeyi düşünecek değiliz elbette. Hiç kimseye edilmesin! Fakat gözle görülen şu ki, 28 Şubat'la birlikte kendilerine Türkiye'nin asli unsuru, onların haricindekiler sonradan olma imiş gibi davranılan Alevi vatandaşlarımız bu imtiyazlarını bir şekilde sürdürüyorlar. Hürmetten başka bir tutumumuz olamaz. Buna mukabil hürmet görmenin bir imtiyaz olarak kodlanmasına karşıyız. Herkesin ve her aidiyetin görmesi gereken muamelenin adıdır hürmet. Öte yandan bu hürmet "başıma bir şey gelir" endişesiyle gösterilmemesi gereken, içten gelen bir refleks olarak ortaya konulması gereken bir şeydir. Bir kesimi muktedir kabul edip onlara çok benzediğini yahut büyük saygı duyduğunu ispat yarışına girenler bu cümleden değildir.