B.
İspanyol yazar Salvador de Madariaga Avrupa'nın Portresi isimli eserinde Sevilla şehrinde vuku bulan bir hadiseyi aktarır. Bir Fransız ve bir İngiliz turist çarşıda yaşlı bir kadınla dalga geçen ve ona kötü davranan iki genç kıza denk gelmişler. İngiliz kızları oldukça sert çıkışmış. Fransız, İngiliz turiste şu şekilde karşı çıkmış " unutma ki onlar İspanyol'durlar, şu halde onları güzellik her yerde her zaman alakadar eder. Ve onlar güzelliğe karşı kusur işleyen herkesi cezalandırırlar. Böyle bir durumda verilecek en iyi ceza sadece gülmekten ibarettir. Siz İngiliz'siniz, şu halde sizi her yerde her zaman iyi davranışlar alakadar eder. Ve siz iyi davranış hususunda kusur işleyen herkesi cezalandırırsınız. Böyle bir durumda verilecek en iyi ceza uzun bir nasihattır. Ben Fransızım, şu halde beni her yerde her zaman anlayış alakadar eder. Ve ben anlayış göstermeyen herkesi cezalandırırım. Böyle bir durumda verilecek en iyi ceza kısa bir dersten ibarettir. Ümit ederim ki, bu dersi kabul edersiniz." Zaman zaman bu hikayeyi hatırlar ve "bizi de her zaman her yerde alakadar eden ve aksine davranışlar gördüğümüzde asabımızı bozan şey nedir" diye düşünürüm. Vardığım nokta her zaman istisnasız şekilde aynıdır: biz Türk'üz, bizi her halde edep alakadar eder. Bir kimsenin hareketlerindeki ölçülü oluş halini biz Türkçede bu şekilde ifade etmişiz. Evde, yolda, oturup kalkarken, ibadet ederken, yer ve içerken hatta fısk-u fücur da dahi edep ararız. "Rakı içmenin adabı" diye bir davranış kodeksinden dahi bahseder o alemlerin insanları. Bu temel bir beklentidir ve bu beklentiye uygunluğu nispetinde makbul bir kimse olur bir kişi bir Türk'ün nazarında. "Bunlar eski hikayelerdir, artık bir anlamı kalmamıştır" önermesinin hiçbir karşılığı yoktur. Çok güzel bir söz duymuştum "kervanın taşıdığı yükün kıymeti kervandaki eşeklerin heybesinde değil develerin küfesinde belli olur" demiş aklı başında bir zat bir zamanlar. Geldiğimiz nokta itibari ile eğer edep bir şekilde gözde edilen bir değere dönüştüyse de bu idealimizin edep olduğu hakikatini değiştirmez. Müslim ve gayrimüslim Türk ve gayritürk unsurları bir araya getiren ve bize bir millet olma hassası sağlayan şey müşterek bir edep kanonuna sahip oluşumuzdur.
Bu işten hareketle şu sıralar sık sık aynı şeyi tefekkür ediyorum. Nüfus artış hızımızdaki dramatik düşüş bir milli güvenlik sorununu olarak tarif ediliyor işin ehlince. Onların zaviyesinden mesele tartışılmayacak bir meseledir. Şu halde biz kendi zaviyemizden bizi alakadar eden suali soralım: biteviye kendilerine çocuk yapın tavsiyesinde bulunulan bizlerden esas talep edilen nedir Kapitalist pazar ilişkilerinin bizlerden talep ettiği ucuz üretici ve tüketici rolünü oynaması için homo economicus yetiştirmemiz mi talep ediliyor bizden Yahut vasıflı-vasıfsız bir kalabalık oluşturup cepheye gönderecek asker sayımızı her zaman ideal seviyede tutacak bir güruh mudur bizden meydana getirmemiz beklenen Yoksa asıl yetiştirmemiz gereken güçlü ve büyük bir millet midir Evet hepimiz şunu gayet iyi öğrendik, para ve silah olmadan bu işler olmaz. Peki para ve silahla olur mu Üçer beşer çocuk yaparak meydana getireceğimiz büyük kalabalığın ortak bir edep kabulü olmazsa eğer, buradan bir Türk çıkar mı "Biz" olmayı başarabilen küçük grupların biz olmayı başaramayan kalabalıklara galebe çaldığını anlatıyor tarih bizlere. Maalesef ki yerimiz dar. Edepten ne anladığımızı ve talep ettiğimizin ne olduğunu tartışacak bir mecra değil burası. Fakat şunu ifade etmek için kafi yerimiz hala var: biz bizi millet yapacak en önemli hassalarımıza vurgu yapmak yerine diyebileceğimiz efradın sayısına vurgu yapmayı sürdürürsek, biz diyecek bir biz kalmayacak. Henüz bu işleri dert eden bir jenerasyon hayatta ve ayaktayken asıl konuşmamız gereken şey budur. Bu jenerasyon gittikten sonra bu meseleyi hakkında konuşulması gereken bir ihtiyaç olarak düşünecek kimse de kalmayacak. Ondan sonra mı Ne bileyim ben.

3