Laik talepler ve şımarıklık

B.

Şeytanların bağlandığı mah-ı mübarekte "size şeytan ne gerek" der gibi azmayı adet edinmiş kullar mesaiye erken başladı. Yevm-i şek denilen Şaban'a mı Ramazan'a mı ait olduğundan tereddüt edilen günde birdenbire laikliği savunanları tutmuş. Listeyi aslında hepimiz gözümüz kapalı ezbere sayabiliriz. Sağdan say aynı isimler soldan say aynı isimler. Bağlanmak üzere teslim olmaya gitmeden son bir vazife mi verdi şeytan bilemiyoruz. Sanki böyle bir gündemimiz var bir aktüel tehditten bahsediliyor da bizimkiler seferberlik ilan etmiş deseniz böyle bir şey de yok. Nereden esti Allah aşkına Muhtemelen Ramazan-ı Şerif'ten mülhem böyle bir çıkış yapma ihtiyacı hissettiler.

Hiyerarşik yapı üzerine kurumsal bir dini tatbikata sahip olmadığımız Türkiye'de gerçekten kendisini dini bir baskı altında hissettiğini beyan edenlerin dem vurdukları baskının ne olduğunu anlamakta daima zorlanmışımdır. Vakıf ve mülkleri büyük oranda ellerinden alınmış tarihsel kurumların sistem baskısı karşısında geliştirdikleri merdiven altı tatbikatlar toplumun seküler kesimlerini tehdit eder mahiyette midir diye şöylece bir bakalım. Evvela dini cemaatlerimiz başı kesik tavuk gibidir. Belli bir ajanda takip etmeden varlıklarını bir şekilde sürdürebilmeyi amaçlayan bu yapılar arasında elbette son yıllarda yaşanan nispi özgürlükten istifadeyle etki alanını genişletmeye çalışanlar çıkmıştır. Peki bu yapılar sosyal bir baskı kaynağına dönüşmüş müdür Azıcık insaf sahibi herkes böyle bir şeyin hala mümkün olmadığını görmektedir.

Laikliği savunduğunu iddia edenlerin karşısında göğüslerini siper ettikleri basıncın kaynağı nedir o halde Evvela şahsen böyle bir basıncın varlığına inanmamakla birlikte, kendisini tehdit altında hissettiğini iddia eden bir kimsenin beyanını ciddiye alarak işe başlamak durumunda hissederim kendimi. Bu sebeple bu soruyu, her ne kadar bir oksimoron olduğuna inansam da, sorarak başlarım. Maalesef Türkiye'de kendisini laik olarak tanımlayanların kötü bir alışkanlığı ve yatkınlığı var. Kamusal alanda baskılanmayan, diledikleri gibi hakaret edemedikleri, dindarlarını keyiflerince aşağılayamadıkları dini kendileri açısından tehdit olarak görüyorlar. Kusura bakmayın ancak hiçbir dindar böylesi bir şımarıklığa eyvallah demek durumunda değildir. Altını çizerek kendilerinden şikayetçi oldukları hususları şöyle bir düşünün. Yaşadıkları ülkenin hakikatinin ve ülke insanının temel ihtiyaçlarının zerre kadar umurlarında olmadığını göreceksiniz. Ve ilginç bir şekilde periferideki ihtiyaçları karşılamanın demokrasinin bir gereği olduğunu öne sürenler, merkezin ihtiyaçlarının kendileri açısından tehdit olduğunu öne sürmektedir. Bu şımarıklık ve haddini bilmezlik sürdükçe bu kitleyle samimi bir müzakere ve muhatap olabilme olanağını yakalamamız mümkün değildir. Onlara da hak vermiyor değilim, çok değil 20 yıl öncesine kadar o kadar şımartıldılar ve sosyal tabakalaşmada hiç hak etmedikleri öyle pozisyonlara layık olduklarını zannettiler ki, şimdi kendilerini bu durumda göremeyince kendilerini tehdit altında hissediyorlar. Amerikan İç Savaşı'nı konu edinen bir filmde kölelerini kaybetmiş bir adamın "bu büyük bir haksızlık ve zulümdür" minvalinde serzenişini hatırlıyorum. Kendilerince benzer bir karın ağrısından bahsediyorlar. Sanırım bu bir kuşak sorunudur, bu alışkanlıklara sahip jenerasyonlar gittikten sonra daha başka tartışmalarımız olacağı muhakkaktır. Lakin zannederim en tahammül edilemez olanı bu kuşak ile gerilim yaşamaktır zira şımarıkla tartışmak bütün tatsızlıklara arasında en tahammül edilemez olandır.