B.
9 Ekim Cuma günü saat 12:50'de odamdan çıktım; zihnimdeki ayet zebanıma vird oldu: Fefirru ilallah! Allah'a firar edin diyen ferman-ı ilahiyi dinleyerek yola koyuldum. İmhal eden ancak ihmal etmeyen Hz. Kahhar'ın evine "ya ğaffar" diyerek adım attım. Önce ayakkabı rafları karşıladı beni sonra camiye girince karşıda kitaplıkları gördüm. Dünya hayatı metaul ğururdur yazıyordu bu kitaplıklardaki Kur'an-ı Kerim'in içinde, şeytanın iğvasına kapılmamamız için ikaz ediyordu. Genç imam minbere çıktı ve elindeki kağıttan hutbe irad etmeye başladı: "Zalimlerin Gazze'de kardeşlerimize yönelik başlatmış olduğu soykırımın üzerinden üç yıl geçti. Enkaza dönmüş şehirde bugün bile camiler, haneler, okullar ve hastaneler bombalanıyor. Kardeşlerimizin evleri ellerinden alınıyor, bağ ve bahçeleri talan ediliyor, iş yerleri yakılıp yıkılıyor. Müslümanların kutsalları çiğneniyor; çocuklar, yaşlılar, kadınlar, engelliler, hasılı topyekûn bir toplum, tüm dünyanın gözü önünde acımasızca katlediliyor" diye başladı hutbe. Ardından bizlerin de duruşumuzla ve duyarlılığımızla bir imtihana tabi tutulduğumuz vurgulandı ve şöyle denildi: "Gazzeli kardeşlerimizin imtihanı sabretmekse bizim imtihanımız unutmamak, onların imtihanı direnmekse bizim imtihanımız duyarlı olmak, onların imtihanı yoklukla mücadeleyse bizim imtihanımız imkanlarımızı onlarla paylaşmaktır..." ela inne ahsenel kelam. Dikkatli ve ciddiyetle dinlemeye gayret ettim, hutbeyi tefekkür ettim. Namazlar kılındı, eller açıldı, Allah cümlemizi affeylesin diye dualar edildi, cami çıkışında yine bir yerlere bağış toplandı ve o esnada pabucumu giyerken bir iki abi geldi yanıma; ekranlardan tanıyorlarmış sağ olsunlar. "Allah kabul eylesin efendim" dedikten sonra ben ilk muhatap olduğum cümle "foncular açıklanacak mı hocam" suali oldu. Ne bileyim ben Açıklanması lazım fakat bu adamcağıza ben ne diyeyim Hem az evvel hoca efendi bizlere gayet dokunaklı bir hutbe irad edip dikkatimizi başka bir yöne çekmek istemişti. En unutmamamız gereken şeyi hatırlatarak sorumluluklarımızdan gafil olmamamızı, Gazze'yi gündemimiz kılmamızı vurgulamıştı hutbe yazarı. Tüm Türkiye'nin camilerinde eşzamanlı olarak okunan hutbe acaba kaç gönülde makes buldu, camiden çıkanların kaçı fon meselesini değil de Gazze meselesini düşündü Ben hakkında hiçbir malumatım olmayan bu sualleri " hayırlısı inşallah" tadında geçiştirmeye çalıştıkça aynı konu üzerine farklı sitemler, homurdanmalarlar dinlemek ve cumadan çıkan cemaat arasında oluşan dört kişilik grubu teskin etmek durumunda buldum kendimi. Anlamadığım, bilmediğim şeyler de oysa açıklamakla yükümlü tutulduğum konu. Hutbeyi ve hutbenin konusunu düşünür vaziyetteydim az evvel, şimdiyse böyle bir gündem içinde bulmuştum kendimi. Hakikaten Gazze meselesinden bahseden tek Allahın kulu yoktu cami kapısında. "Tensipleriyle" tivitleri sosyal medya sayfalarını süsleyen bir takım kimselerin bizlere ve hesabını vereceğimiz davaya verdikleri bu büyük zararı düşündüm. Sağda solda bizden bahisle "troller" diyen bu zevatın bir hayrını beklediğimiz yoktu gerçi lakin, zararın bu kadarına pes dedim. "Ah" ettim sonra. Vallahi billahi "ah" ettim. Gazze'ye ah, halimize ah, mesuliyetlerimize ah... Zannederim daha sık ah demeliyiz, oh demek bize iyi gelmiyor. Allah Hazreti İbrahim'e "evvahun halim" der. Yumuşak kalpli çokça ah eden bir kimse imiş cenab-ı İbrahim. Vettehazallu İbrahime Halila... Allah çokça ah eden İbrahim'i dost edindi... Erenler o meşreple erdiler. Ermek, dostu olmak gibi bir hedef ve iddia ile söylüyor değilim; içimizdeki ahmaklar yüzünden bize azab etmesin diye niyaz ederim.

14