İsrâil'in, insanlığın gözü önünde, hiçbir geri adım atmaksızın yürüttüğü soykırıma karşı kamuoylarının ve "medenî" dünyânın verdiği cılız tepkiler çok dikkat çekici bir mâhiyette. Değerler sâdece bir söylemin ve belâgatın mevzuu değildir. Hâdiseler onları imtihân eder. Değerlerin gerçek notlanması da burada yaşanır.
Arada sırada ilân edilen, neye göre notlandığını çok iyi bilmediğimiz, ama sıralamalarına takıldığımız bâzı listelerden herkes haberdârdır. Meselâ "Demokratik Toplumlar", "İnsan Hakları ve Hukûkîlik", "Yolsuzluk, Rüşvet ve İrtikap" gibi sıralamaları bilirsiniz. Bunlar, gûyâ bağımsız kuruluşların araştırmaları olarak takdim edilir. Bu listelerde dikkat çeken husus, Merkez dünyâ toplumlarının her defâsında listenin başında olması, Yarı Merkez ve Kenâr dünyânın ise daha aşağılarda yer almalarıdır. Sıralamalar hep aynı kalır. Farklılıklar ise orta kümelerden daha aşağı kümelere düşmek veyâ alt kümelerden orta kümelere yükselmekle alâkalıdır. Hâsılı, ben bu sıralamaların daha çok onlar için yapıldığını düşünürüm. Eğer uzun bir zamân zarfında üst sıralar değişmiyor;
tek muhtemel değişim orta ve alt katlar arasında yaşanıyorsa bu listelemeler biraz da onları terletmek için yapılıyor demektir.
2008 Krizinden sonra artık bu listelerin pek de bir mânâsı kalmadığını düşünüyorum. Meselâ dünyâya demokrasi, hak, özgürlük, hukûk dersi vermeyi pek seven ABD'de bugün bu değerler çökmüş vâziyette. Trump ve ekibinin uluslararası hukûku ayaklar altına alan açıklamalarını bir tarafa bırakıyorum. Sâdece ICE polisinin sokaklarda yarattığı dehşet ve vahşet vaziyeti açıklamaya kâfi gelir. Benzer olarak, Birleşik Krallık'ta aralıklarla yapılan yeni düzenlemelerle tam bir polis devletinin kurulmuş olduğunu söyleyebiliriz.
Merkez Dünyâ'nın son on seneler zarfında yaşadığı yoğun göçün demokratik uygulamaları nasıl dönüştürdüğünü, pratikte ne kadar keskin farklılıkların ortaya çıktığını görebilmek için müneccim olmaya gerek yok. Eskiden bu ayırımlar sâdece gümrük kapılarında yaşanır, yabancılar gümrüklerde ağır bir aşağılamaya ve dışlanmaya tâbi tutulurlardı. Bu mâniaları aşıp içeri girenler ise gettolaştırılarak kamusal olarak steril sâhalardan uzak tutulurlardı. Göç baskısı bu duvarlarda gedik açtıktan, yabancı nüfus sayısal olarak üst seviyelere ulaştıktan sonra manzara değişti. Ayırımcılık kamusal günlük hayâtın bir parçası hâline geldi.
Bütün bunlara rağmen hâlâ bu listelerde bir değişiklik görülmüyor. Kriterlerde hafif tertip oynamalar yaparak bu listelerin yeni sürümlerini yapmak çok da zor olmasa gerek. Merkez Dünyâ içine doğru çökerken bile üstünlük duygusundan zerre miskal tâviz vermeye niyetli değil. Ama tek meselenin bu olduğunu zannetmiyorum. Bundan daha çok ideolojik bir gâyenin güdüldüğünü düşünüyorum. Batı, kaybettiği küresel kontrolü vahşîleşerek ve saldırganlaşarak telâfî etmenin derdine düştü. Körfez Savaşları bunun ilk örneğidir. Bu değerler kendilerinde ne kadar aşınmakta olduğunu görmezden gelerek Irak'a "demokrasi ve medeniyet getirmek", "insanlık dersi vermek" için coğrafyayı kana boğdular. (Harekâtın sıcak günlerine İngiltere'de polisin yetkileri arttırılıyor, gözaltı süresini uzatan kararlar alınıyordu).
Evvelemirde görmemiz gereken bir husus var. Kapitalizm bürokratik bir yapılanma içinde serpildi... Yâni ekonominin güçleri ile devlet elitleri arasında bir ittifaktı bu. Bürokratik ağlar akıl almaz bir şekilde büyüdü. Bu büyüme, kapitalizmin verimlilik kaybı ile birleşince çöküntüye giden bir süreç başladı. Kapitalizm verimlilik kaybına uğruyor, bürokratik hantallık ise bunu katlandırı-yordu. Neoliberal dalga bu çift katlı süreci tek boyutlu olarak okudu. Bütün suçu devletlere yüklediler ve ekonominin özgürleşmesini müdafaa ettiler. Bunu aşmak adına hayâta geçirilen tekmil tedbirler ise on seneler içinde iflâs etti. Sermâye ilk defâ Batı'dan Doğu'ya kaçtı. Mesele sâdece jeoekonomik bir mesele olmaktan çıkıp jeokültürel bir boyut kazandı. İşte, içine doğru çöken Batı'nın hâla kültürel bir üstünlük üzerinden lânetleyici ideolojik seferberlikler başlatmasının esas sebebi budur. Demokratlar Rusya'ya karşı açtıkları kampanyada bu nakaratlarla sahneye çıktı. Bugün Trump İran için aynı şeyleri tekrar ediyor; İran halkını özgürleştirmekten bahsediyor. Akıl karışıklığı ise şurada yaşanıyor: Evet, bugün kimse Rusya, Çin ve İran'da hukuk, özgürlük ve demokrasinin varlığından bahsedemez. Yâni doğru bir tespitten yola çıkılmış gibi görünüyor. Ama mesele bunun ötesine, müdahaleye geldiğinde her şey değişiyor. Bir defâ, tecrübelerin işâret ettiği gibi bu tarz müdahalelerin hiçbir yerde durumu iyileştirdiği görülmemiştir. Sorulması gereken daha ilkesel bir soru var: Dünyâyı hizâya getirmek hakkını nereden alıyorlar

11