Tuhaf medeniyet târifleri

Münih Konferansına hâkim olan bir kelime vardı. Hem çeşitli başlıklarda, hem konuşmalarda çok sık vurgulandı: Yıkım… Esâsen ABD kaynakları hanidir bunu dile getiriyordu. Yakın zamanda, ABD'nin hatırı sayılır kurumlarında bu minvâl üzere; bir medeniyetin çöküşüne işâret eden bâzı raporlar neşredildi. Hedeflenen Avrupa'ydı.. Üstelik imâ yollu bir değerlendirme değildi bu. Adres doğrudan , hedef çok açık olarak ifâde ediliyordu.

Esâsen birkaç sene evvel buna benzer bir târif, daha geniş bir çerçevede bizzat Avrupa kaynaklarında da kendisine yer bulmuştu. Avrupa'nın en büyük ekonomik gücü olan Almanya'da, çok üst seviyedeki bâzı isimler, modern dünyâ târihinin bir "Batısızlaşma" devrine doğru sürüklendiğini ifâde ediyordu. Bununla kıyaslandığında ABD'nin Avrupa'ya dâir husûsî vurgusunun bilhassa dikkat çekici olduğunu rahatlıkla görebiliriz.

Dünyâ işbölümünde kendisine merkezî ve hâkim bir rol biçmiş ; evrensel medeniyet değerlerini taşıyan ve bunları diğer halklara empoze eden Batı'nın bu itirafını nasıl değerlendirebiliriz Doğrusu ben evvelâ kendi medeniye algımızdan yola çıkmak istiyorum.

Türkiye'deki medeniyet algısı çok karmaşıktır. Bir türlü karar verememişizdir. Bu kavramın bir ucunda tamâmen ahlâkî değerler; yâni mâneviyat hesapları yatarken ; diğer ucunda ise bununla alâkası tartışmalı olan entelektüel ve hiç alâkası olmadığını düşündüğüm maddî başarılar yer alır. Bu kıstasları münâvebeli olarak , seçmeci yakınlıklar üzerinden devreye sokarız. . Meselâ Batılıları, toplumsal ölçekte sağladıkları temizlik, nizâm veyâ intizam üzerinden gıptayla değerlendirip; Batılı birey ve toplumların " ne kadar da medenî olduklarından " bahsedenler çoktur. Tıpkı bunun gibi topraklarımızda Batılı bireylerin ekonomik ve kültürel ilişkilerinde sergiledikleri mes'uliyet duygularına imrenen; "ah keşke biz de onlar gibi olsak" kabilinden hayıflananlara tesâdüf etmek hiç de hayret verici değildir. En Batı karşıtı çevreler bile onların çalışkanlıkları , vazife ahlâkları ve kâidelere gösterdikleri hassâsiyetleri, "yiğidi öldür , ama hakkını teslim et" kabilinden medhiyelerle selâmlamaktan kendilerini alamaz.

Batı'nın ulûm ve fünûnda, felsefe ve sanatta sergilediği "başarı grafiği" için de bu böyledir. Bu gibi mevzularda bir başabaş noktası yakalanmaya çalışılır. Mâzideki başarılarımız hasretle hatırlanır. Hattâ onların başarılarının arkasında bizim atalarımızın kadim başarıları olduğunu dile getirerek rahatlamayı pek severiz. Boğazlarımız düğümlenerek , ahlı vahlı perdelerden eski âlimlerimizi, feylozoflarımızı yâd ederiz. Sanatta ise bizim kendimize has , onlarda olmayan inceliklerimiz yüceltilir.

Ama iş ahlâka geldiğinde iklim derhâl değişir. Bilhassa Batı'daki sorunlu âile yapıları, kadın-erkek münâsebetlerinin rahatlığı bizi hemen bozar. Toplumsal ilişkilerindeki maddîlik , duygusuzluk ve ruhsuzluk fenâ hâlde canımızı sıkar. Bunları Batı'nın ahlâki iflâsına ; o pek şık bulduğumuz Frenkçe tâbirle dekadansına veririz. O saat Batı medhiyelerinin yerini menfî hükümler alır. Bir ahlâk medeniyeti olarak Batı'nın çürümüşlüğünü bir çırpıda ilân ediveririz.

Batı'nın siyâset sâhasında çevirdiği insafsız, merhametsiz dolaplar hatırlandığında lânetleyici bir söylem daha da keskinleşir. . Bilhassa sömürgecilik ve emperyalizmin tatbikatları mevzubahis edilirse kıyâmet kopar. Aslında Batı'nın hakkâniyet ve adâletten zerre miskâl nasibini alamamış , vahşî, gaddar bir dünyâ olduğuna hükmedilir. Zihnimizde bir yere kadar taşıdığımız medenî Batı yerini vahşi, gaddar Batı algısına bırakıverir.

Hâsılı zihinlerimiz medeniyet meselesinde hayli karışıktır. En kolaycı çözüm olarak," onların maddî medeniyetini alalım; ama kültürel ve ahlâkî sâhalarda kendimizi koruyalım" düsturuna sarılıveririz. . Bu düsturu şizoid bulduğumu da ifâde etmeliyim. Ben târihin siyah-beyaz karelerden değil, sayısız tonla karşımıza çıkan grilerden müteşekkil olduğuna kâniyim. Gâliba Batı'yı anlamak, zihnimizde köşeli duran hususların işçiliğine soyunmak, onlar arasındaki münâsebetleri kurmaktan geçiyor. Bilim, felsefe ,sanat sâhalarını melekselleştirmenin bir hayrı yok. Mesele Batı'nın o müthiş ilmî, fennî ve aklî başarılar dizisinin , elbette çok haklı olarak pek sorunlu bulduğumuz, sonsuz ekonomik iştahlarla idâre ettiği sömürgecilikle bağını kurabilmek. Maharet, Batı'nın o çok gıpta ettiğimiz üretkenlik başarısı ve vazife şinaslık duygusu ile yine Batı'da yaşanan âile değerlerindeki aşınma arasında, birbirini emziren ilişkileri aydınlatabilmek.