Bu ifâdeye zamân zamân herkes rast gelmiştir. Bu vurgunun ahlâkî kaygıları pratik menfaatlerin önüne geçiren bir durumu anlattığı mâlumdur. İfâdenin iç derinliğine bir miktâr baktığımızda her şey daha berrak görülebilir. Yâni temelde, siyâsî bir tercih yaparken reel politik hesaplardan arınmışlık hemen dikkat çeker. İfâdenin en ileri yorumunda, reel politik düzlemde kazanmak mevzubahis iken bile bunu elinin tersi ile itip moral ilkeleri esas alıp davranmak yer alır. Târihin doğru yerinde durmak ifâdesi, kısa vâdeli düşünerek fırsatları değerlendirmek ve kazanmak mümkün iken, uzun vâdeli düşünüp "kaybeden" tarafta olmayı seçmek mânâsına da gelebilir. Bu istikâmetteki tercihleri târih kayda alır ve günü geldiğinde şeref listesine yerleştirir. Evet, bu tercih uzun vâdeli düşünmeyi icâp ettirir. O gün kaybeden, istikbâlde kazanan olarak selâmlanacaktır.
Moral politik modern dünyâda çok örselenmiştir. Modern târihlerde, insanlara siyâsetin moral dünyâsının bir yanılsama olduğunu, her şeyin reel menfaatlere tekâbül ettiğini telkin eden; gâyeye giden yolda her çeşit âletin mübâh olduğunu söyleyen Makyavelizm keskin bir hâkimiiyet kurmuştur. Modern dünyâda elbette buna itirazlar da ihmâl edilmeyecek kadar seslendirilmiştir. Friedrich'in yazdığı reddiye bu kabil itirazların ilk misâllerdinden birisidir. Ben şöyle düşünürüm: Keskinleşen her unsur, diyalektik olarak kendi karşıtını da er geç keskinleştirecektir. Günümüzde yaşanan hâdiselere bu cihetten baktığımda gördüğüm budur.
Duvar yıkılıp Sovyetler Birliği çöktükten sonra dünyânın kültürel iklimi Makyavelizmi en jiletimsi hâle getirdi. İkili bir iş bölümüne sâhip olan müesses dünyânın çözülmesinden doğan boşluklar her devlet tarafından bir fırsatlar manzûmesi olarak değerlendirildi. Zihinlerimiz 1990'larda bunu besleyen manzaralarla kuşatılmıştı. Sâdece duvarlar değil onları yükselten ideolojiler de çökmüştü. Ben ideolojileri moral politik varlıkların en yoz, en donuk, en resmî yorumları olarak değerlendiririm. İdeolojilere olan itimâdın azalması, onlara yapılan yatırımları bir anda sönümlendirdi. Zihinlerin yaşadığı boşluğu fırsatları değerlendirmeye hasredilmiş bir özgürlükçülük (libertinizm) esrikliği aldı. Özgürlükçülük burada, her nev'i ahlâkî yükümlülük almayı, mes'uliyet üslenmeyi reddeden, özgürlük değerini merkezkaççılık, marjinalizm ve mikroskopizm ile eşlendiren, ahlâkçı anarşizmden kopuk bir anarşizanlığın giderek yozlaşan yorumları yapan bir eylemler dizisine indirgenmiştir. Sartre'ın varoluşcu derin özgürlük kavrayışının üzerinde tepinmek gibidir bu. Büyük anlatıların, özcülüğün reddi, postmodernizm, post yapısalcılık, yapısökümcülük, yapıbozumculuk bu eylemlerin ateşleyici nazarî desteğini vermektedir. Ama bunlara paralel işleyen dikkat çekici başka bir kulvar daha işlemekteydi. Liberteryanizm olarak bilinen, Oyun Teorisi, işlemci zekâyı bileyen finansal ekonomizm ve onunla evlenen işletmeci mühendislik vb. nazarî yatırımlar; özgürlüğü kendi kendisinin gâyesi hâline getiren libertinizme eşlik ediyordu. Entelektüel dünyâya düşen ise maalesef bunların şampiyonluğunu yapmak oldu. Kendi günah hücrelerinden püritan bir tecrübe yaşıyorlar ve ideolojik geçmişlerinin yüklerinden gûya arınıyorlardı. Eski solcular ağırlıklı olarak libertinizmi, eski sağcılar ise liberteryanizmi seçtiler. Gevşek bir farklılıktı bu. Geçişler son derecede kolaydı. Liberteryen eski sağcılar ile libertinist eski solcuların bir araya gelip gevrek gevrek kahkahalarla birbirlerine cıvıdıkları sofralara denk gelmişliğim çoktur.
Esâsen bu evrede küreselleşme kavramı bunlara şemsiye vazifesini yapıyordu. Sınıfsal / toplumsal dayanışma ağlarının paramparça edildiği bir evreydi bu. Yalnızlaşan bireylere güvenceleri boş vermesi, risk alması, rekâbetçi davranması, gözlerini fırsatlara açması telkin ediliyordu. Libertinizm ve liberteryanizm ittifâkı zihinlere çökmüştü. Şüpheler "görünmez el" veyâ Nash Equilibrum, win-win safsatalarıyla aşılıyordu. Moral politik ve moral ekonomi arayışlarının yerinde yeller esiyordu.
Küreselleşme ABD Hegemonyasının en keskin zaferiydi. Evropa ile Amerika arasındaki işbölümü bir farklılık üzerine oturuyordu. Evropa'da hâlâ Üretim İnsanı (Homo Faber) zihniyeti hâkimdi. Tüketime karşı mesâfeli, kuvvetli müesses/sosyal/sınıfsal bir jeokültürdü bu. ABD'de ise Üretim İnsanı (Homo Faber) geriliyor , Tüketim İnsanı (Homo Consumens) yükseliyordu. Esâsen kapitalizmin sistemik krizinin bir işleviydi bu. Sovyetler'in çöküşü sâdece onunla ve Doğu Avrupa ile sınırlı değildi. ABD'nin de içinde bulunduğu bir sistemik krizdi bu. İşin sonunda bu krizin ABD'yi de vuracağını o günlerde de görenler vardı. Meselelerini yoğun bir finansallaşma ile aşmayı denediler. Hem libertinizm hem de liberteryanizm bu krizin ve onu çözmek adına yaşananların çocuklarıydı. Dünyâ kamuoylarını bunlarla avuttular. Tüketim insanı artık küresel bir kutsamanın mevzuuydu.

9