Savaşlar sağanağında kim kazanıyor

İran savaşı askerî analiz değil, kapitalizmin sistemik krizinin ordular vasıtasıyla yeni bir dünya düzeni inşa etme çabasıdır—peki kim kazanacak bir savaşta herkes kaybederse?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, İran-ABD savaşının geleneksel askerî ve ekonomik analizlerinin yetersiz olduğunu, aslında kapitalizmin 1970'lerden beri gelişen sistemik krizinin kaynağında yattığını iddia ediyor. Savaşı siyasî aktörlerin değil, finansallaşan ekonominin eşleşmeleri bozarak yapıları dağıtma çabasının ürünü olarak görüyor. Ama bu durumda kazanan yoksa, sonunda kimlerin çıkarı kalırsa—yok olmuş dünyada?

İran savaşı stratejik ve taktik tahlilleri kızıştıryor. Kamuoyları, akademisyenler , askerler veyâ bunun karışımı olan şahısların her gün TV'lerde yaptıkları analizleri tâkip ederek dünyâyı anlamaya çalışıyor. Elbette bu tahlillerin nitelikli olanları , ufuk açanları var. Ama kâhir ekseriyeti için aynı değerlendirmeyi tekrarlayamam. Stratejik tahliller gelişmeleri tâkip etmemiz için son derecede faydalıdır. Ama bu gelişmelerin hangi çerçeveye oturduğu, sebepleri husûsunda bizi doyurmuyor. Bunun için için daha gelişmiş modellere ihtiyâcımız olduğunu düşünüyorum. Biraz açalım....

İran savaşını ele alan tahliller iki seviyede işliyor. İlki ,daha çok askerî temelde yapılıyor. Meselâ, hemen her gün , ABD'nin İran'a karşı bir kara operasyonu yapıp yapmayacağını; yaparsa nereye saldıracağının uzun uzun müzâkere edildiğini ele alan programlar seyrediyor, dinliyoruz. Tabiî ki savaşın memleketimize sıçrayıp sıçramayacağı ihtimâli husûsî ve haklı bir merak konusu olarak tezâhür ediyor. Kamuoyu hayli endişeli. "Uzmanlar" bunu da bol bol speküle ediyor. Hepsine olmasa bile ayağı yere varan tahlillere saygı duyuyoruz. Türkiye'de bâzı emekli komutanların parlak değerlendirmelerine hakikaten kavratıcı oluyor. Onların sâyesinde , eğer önümüzdeki günlerde bu ihtimâl hayâta geçerse zihnimizde hâdiseleri tâkip etmek adına bir kılavuzumuz olacaktır. Ama askerlerin değerlendirmelerin merkezde olduğu bu tahliller bizi, meseleyi bir savaş oyunu olarak görmeye sürüklüyor.

Başka bir seviyede ise vitesi biraz daha büyütüp, enerji ve bununla bağlantılı olarak ekonomi üzerine odaklanıyor. Bunların ehemmiyetini inkâr edecek değilim. Ağırlıklarının farkındayım. Lâkin savaşın ekonomik katmanlardaki tesirlerinin konvansiyonel medyada lâyıkı veçhile ele alındığı kanaatinde değilim. Hürmüz Boğazı kapandıktan sonra enerji fiyatlarının yükseldiğini; böyle giderse daha da yükseleceğini; bunun da ekonomik krizleri doğuracağını söylemek için herhâlde çok keskin bir zekâya sâhip olmak lâzım gelmiyor; mâlûmu ilâm etmekten ileri gitmiyor. Buna ilâveten borsanın savaştan nasıl etkilendiğini gün be gün aktarmak , altın fiyatlarının nasıl bir trend tâkip ettiğini grafikler üzerinde göstermek de büyük bir mârifet olmasa gerek.

Esas sıkıntılardan birisi, sebep-netice husûsunda kurulan ilişkilerin sakatlığı olduğunu düşünüyorum. Tahlillerde ulus devletler ekseninde lüzûmundan fazla yoğunlaşıldığına şâhit oluyoruz. Bu savaşta elbette ana aktörler ulus devletlerdir. Savaş, İsrâil , ABD ve İran devletlerinin askerî kuvvetleri arasında cereyan ediyor; bedelini de doğrudan veyâ dolaylı olarak uluslar ödüyor. Buna itirâz edecek değilim. Mesele ilişkilendirmelerin nasıl yapıldığında odaklanıyor. Bu savaş,tıpkı diğerlerinde olduğu gibi siyâsî veyâ dinî/siyâsî (teopolitik) sebeplerle başlayan ve uzantısında enerjiden başlayarak ekonominin kılcal damarlarına doğru işleyen neticeleri olan bir savaş değildir. Tam aksine, krizler evvelâ ekonomide başlamış; derinleşmiş , daha sonra siyâsî ve dinî/siyâsî yapıları tesiri altına altına alarak en nihâî kertede savaşı doğurmuştur. İsrâil ve ABD'de bir avuç manyak elitin bir araya geldiği ;siyonist/emperyalist bir hezeyan geçirerek başlattığı bir savaş değildir bu. Sebep, bir dünyâ sistemi olarak kapitalizmin 1970'lerden başlayarak safha safha gelişen; 2008'den başlayarak ise tâmiri kâbil olmayan sistemik bir boyut kazanan ekonomik krizler silsilesinin neticesidir. 2008 ve arkasından gelen bir dizi başka kriz; ve nihâyet bunlara ilâve olan 2020 pandemisi kâfî derecede uyarıcı ve kavratıcı olmalıydı. Ama maalesef öyle olmadı. Bunları esas alarak zihnî bir dönüşüm gerçekleşmedi. Yine ezberlere dönüldü. "Olan oldu; önümüze bakalım" kabilinden dar bir bakışla yaptık bunu. Bugün ilişkileri kurmakta bu kadar zorlanmamızın arkasında da bu zihin kopuklukları yatıyor.

Savaşı ekonomik sebeplere bağlamak zihnimizi başka bir düzleme kaydıracaktır. Çünkü ekonomi , siyâsî yapılara nazaran çok daha özerk bir sâhayı işâret ediyor. Daha evvel de çok defâ ifâde etmiştim. Devletler târihin "katı", uluslar " sıvı" ; ekonomi (sermâye) ise "gaz" formunu meydana getirir. Bunların birbirlerine kıyasla özerklikleri her zamân olmuş ; hattâ aralarında derin çatışmalar husûle gelmiştir. Ama bu formlar her zaman etkileşim içindedirler ve bir şekilde eşlenirler. Târihin kimyası bu formların terkiplerini ihtivâ eder. Dünyâ sistemleri de bu terkiplerin mahsulüdür. Krizler ise bu eşleşmelerin işlevsizleşmesi sebebiyle yaşanır. Bugün idrâk ettiğimiz kriz de böyledir. Eşleşmelerin dağılması durumunda yapıların hareketleri düzensizleşir. Âdeta avara kasnak gibi çalışmaya başlarlar. Trump ve Netanyahu siyâsî piyangodan çıkmadı. Onları insanlığın başına belâ eden süreçleri , siyâsî yapıların her nev'i eşleşmenin dışına savrularak kendi tuhaf ve öngörülemez salınımlarına mahkûm edilmesinde tâkip etmek en doğrusudur.