Savaşın ilk haftasına dâir umûmî bir değerlendirme yaparak başlayalım. Sapık bir zihniyete sâhip , gırtlağına kadar günaha ve suça batmış bir kara alıcılar zümresi, yaşamakta oldukları küresel ve bölgesel sıkışmışlıktan çıkabilmek adına hesapsızca İran'a saldırdılar. Bu savaş onların aleyhine seyrediyor.
Bu coğrafyada asırlar boyu Türkler ve İranlılar komşu oldu. Târihte herşey değişebilir ama coğrafyanın mukadderatı değişmez. Hatırlayalım; İran'ın bu havzadaki varlığı antik târihlere kadar uzanır. Perslerden Farslara devâm eden çok oturmuş ve kurumsallaşmış bir târihtir bu. Oğuz Türklerinin batıya doğru hareketlenmesinde ilk durağı Fars toprakları olmuştur. Asırlarca devâm eden bir zaman zarfında Türkler ve Farslar iç içe yaşamış, sayısız kültürel alışverişlerde bulunmuştur. Bu harmanlanma son derecede ilginçtir. Farslarla hemhâl olurken onlardan çok şey almış, çok şey öğrenmiş olduğumuz âşikârdır. Ama onlar da Türklerden son derecede etkilenmişlerdir. Birbirimizi mütemâdiyen dönüştürdük. Ama bu iki kültürel topluluktan herhangi biri diğeri içinde asimile olmadı. Türkler Türklüklerini koruyarak İran'da var oldu. O kadar ki İran'ı idâre edecek kadar tesir kazandı. İran hânedan târihinin kâhir ekseriyeti Türk oldu. Büyük Selçuklu İmparatorluğu Ir-Tur etkileşiminin en ileri formasyonu oldu.
Çoğumuz farkında değilizdir ama Türkçede sayısız Farsça kelime kullanılır. Buna mukâbil Fars lisânına da, başta kaf ile başlayan kelimeler olmak üzere bir o kadar Türkçe kelime girmiştir. Tabiî ki zamânında bu dağarcık daha da zengindi. Unutmamak lâzım gelir ki bir İndoeropen lisân olduğunun iddia edilmesine rağmen Farsçanın cümle yapısı ,benzerlerinin aksine Türkçe ile son derecede uyumludur. Hâsılı, meselâ 20.Asır başlarına kadar bir Türk çok kısa bir zamân zarfında Farsçayı öğrenebilirdi. Muhtemelen tersi de onlar için geçerliydi.
Çok daha mühim bir husus ise Türklerin Müslümânlaşması süreçlerinde de Fars tesiri iyi bilinir. Biz Türkler hâlâ ,Peygamber, abdest, namaz gibi kilit kelimeleri kullanırız. Bunlar Frsçadır. Onların daha orijinal olan Arapçalarını ise ikinci derecede biliriz.
Türklerin batıya doğru istikâmet kazanan serencâmı bizi elbette Müslümân Araplarla da etkileşime soktu. Biz Türkler Arap-Fars dünyâları arasındaki husûmetlere taraf olmadık. Akıllıca, incelikli bir yol olan Mürcîye çizgisini tâkip ettik. Esaslı kırılmanın ,Türklerin Roma ile olan temâsı üzerinden gerçekleştiği kanaatindeyim. Şiî-Sünnî ayrışmasında , Hanefîlik mezhebi üzerinden biz de Sünnîliği seçtik. Ama bunu Fars-Arap dünyâları arasındaki tansiyona dâhil etmedik; tâ ki Roma'nın yerini alıncaya kadar İran'ın hâricî siyâseti eşanlı olarak ,hem Arap hem Roma rekâbetine oturmaktaydı. İslâmın Rûmî dünyâ ile Fars dünyâsı arasında hüküm süren rekâbetteki tavrı çok berraktır. Rûm Sûresi bunu her nev'i şüpheyi dağıtarak ortaya koyar. Türklüğün bunu tâkip ederek Rûmileşmesi Türk-Fars ilişkilerini kökünden değiştiridi. Osmanlılar Rûmîleşmeyi en üst perdeye çekmiş oldu. Artık İran için Roma mülkünün yeni hâkimi olan Türkler hedefteydi. Artık Pers-Grek, Sâsânî-Roma savaşlarının yerini Sâfevî-Osmanlı savaşları alacaktı.İran , doğusunda ,yâni Orta Asya'da , Bâbür ve Timur devletleri ile; batısında ise Osmanlı olmak üzere Türklükle kuşatıldığını hissetti. Bu durumun İran siyâsî muhayyilesinde derin bir Türklük alerjisi doğurduğunu ve kalıcı izler bıraktığını düşünürüm. Farslar Türklerle olan rekâbetini o kadar merkezîleştirmişlerdir ki, bu uğurda Osmanlı'ya karşıHristiyan Batı Kilisesi veyâ daha sonraları Ortodoks Rusya ile ittifâk etmekten çekinmemişlerdir. Osmanlı Türklüğünün ise Fars komşusuna karşı, kanlı savaşlar yapsa da kalıcı bir husûmet beslediğini iddia etmek doğru değildir.
Osmanlı-İran savaşları,tıpkı Roma-Sâsânî savaşlarında olduğu üzere her iki tarafa da kaybettirmiştir. Kasr-ı Şirin anlaşmasından sonra bile İran hızını alamamış ,her fırsatta Osmanlı'ya saldırmıştır. Ama , 19. Asrın sonlarına doğru bu faydasız savaşlardan o da yılmış ve bugünlere kadar devâm eden bir sükûneti kabûl etmiştir. Bu sâkin vasata bakıp ,Ir-Tur barışının ebedîleştiğini kimse düşünmemelidir. Komşumuzun târihî refleksleri zamânını ve zeminini bulduğunda elbette nüksedebilecektir.

4