Tahmin edilen gerçekleşti. ABD ve İsrâil, İran'a büyük bir saldırı başlattı. Yazılacak, söylenecek çok şey var. Bunların hepsini tek bir yazıda toplamak son derecede zor. Allah ömür ve takat verirse önümüzdeki günlerde bunlara teferruatlı bir şekilde gireceğim. Bu yazıda ise çok mühim bulduğum bir iki husûsu ele alacağım.
Evvelemirde bu savaşın her nev'i insânî değerden kopuk bir savaş olduğunu teslim etmek gerekiyor. Bunu tek taraflı değil, tekmil tarafları içine alan bir değerlendirme olarak okumak gerekiyor. Bir tarafta kirli teopolitik hezeyanları siyâsetinin merkezine koymuş, kendisini seçilmiş bir milletin temsilcisi olarak gören bir İsrâil var. Onun işbirlikçisi ise, müesseseleri çürümüş, pedofili başta olmak üzere gırtlağına kadar sapıklığa batmış, "Beyaz Üstünlüğü" üzerinden ırkçılık yapan ABD'den başkası değil. . Bunun karşısında , "Şiî Üstünlüğü" fikrinden beslenen kirli bir oligarşi tarafından idâre edildiğini bildiğimiz ; bu uğurda her şeyi mübah gören; halkını aç, susuz ,elektriksiz bırakacak kadar sömüren bir İran rejimi var. Bu denklemde taraf tutmak, taraflardan herhangi birisini haklılık değeri ile mükâfatlandırmak ahlâkî bir körlükten başka bir şey değildir. Bu savaş tepeden tırnağa kirli bir savaştır. Teslim edilmesi ve asla unutulmaması gereken de budur.
Unutulmaması gereken başka bir husus ise, mütecâvizlerin kendilerini meşrûlaştırmak adına kullandıkları iddiaların kokuşmuşluğudur. İran'ı istibdattan kurtarmak ,İran halkını özgürleştirmek gibi misyonlara kanmamak gerekiyor. Bu tarz senaryoları ilk defâ işitmiyoruz. Müdahalenin doğrudan emperyalist bir müdahale olduğunu; bu tarz müdahalelerin hiçbir zaman ve hiçbir yerde netice alamadığını; tam aksine durumlarla seyrettiğini bilecek kadar tecrübe sâhibiyiz. İran'daki kokuşmuş rejim ile aracısız olarak İran halkının hesaplaşma hakkı vardır. Hâriçten bunu moral seviyede desteklemek anlaşılır bir şeydir. Ama iş İran rejimini devirmek adına doğrudan müdahale etmeye gelince manzara değişir. Taşıma suyu ile değirmenler dönmez. Târih bize, kimsenin kimseyi özgürleştire-meyeceğini öğretiyor. Bireylerini özgürleştirecek olan bizzat milletlerin kendileridir. Emperyalistlerin her zaman her yerde yaptıkları, özgürlük vaadiyle yapsalar da milletleri köleleştirmek başka bir şey değildir.. Onun için, İran'daki rejime sâhip çıkmak mânâsına gelmediği yüksek bir tonda vurgulayarak bu saldırıya karşı çıkmak ve bu savaştan üreyecek senaryolara âlet olmamaktır. Bu tespitlerden sonra reelpolitik değerlendirmelere geçebiliriz.
İran'ı hedefe koymanın serencâmı, diyâlektik mâhiyette şaşırtıcı bir seyir tâkip etti. İran Devriminin güdümlü, Batı imâli bir devrim olup olmadığını tartışmayacağım. Bu mesele karanlıktır ve bırakalım komplo teorisyenleri onu tartışmaya devâm etsin. Mühim olan , bu devrrimi emperyalistlerin nasıl değerlendirdikleridir. Senelerce devâm eden ve taraflardan herhangi birisine zâfer kazandırmayan İran-Irak savaşını bu güdümlemenin ilk kısmı olarak değerlendiriryorum. Bu mânâsız savaş hitâma erdiğinde geride iki somut netice bıraktı. İran rejimi konsolide edildi. Saddam ise alabildiğine şımartılmış oldu. Saddam'ın şişmiş egosu üç noktada patladı. İlk olarak İsrâil'e meydan okudu. İkinci olarak Petrodolar rejimini sarsacak beyânatlar vermeye başladı. Nihâyet Kuveyt'i işgâl etti. Bunlar üst üste binerek onun sonunu getirdi.
Saddam düştükten sonra doğan boşlukta, konsolide olmuş İran rejiminin Şiî Hilâl ekseninde Irak'dan başlayan, Sûriye, Lübnan ve Yemen'e uzanan coğrafyalarda yayılmasına izin verildi. Hatta büyük ölçüde Sünnî milletleri hedef alan Arap Baharı'nı bile bir avantaja çevirdiler. Tatbik edilen ambargolar İran rejiminin gayrımeşrû ağlar kurmasına sebebiyet verdi. Kirli alışverişlerin ve büyük paraların tedâvülde olduğu karanlık bir ekonomi oluşturuldu. İran'ın suçlulaştırılmasını sağlayacak mayınlı arâzilerdi bunlar. Bir taraftan İran rejimin zenginleşmesine diğer taraftan ise kirli bir oligarşinin şekillenmesine yarayan bir süreçti. Bu zamân zarfında Mollalar ve Devrim Muhafızları tam bir ego şişmesi yaşadı. Vekil güçler mârifetiyle kendilerine açılan koridorları tâkip ederek ilerlediler. Neticede İsrâil için açık bir tehdit hâline geldiler. Arzu edilen de buydu. Bu teopolitik şehvet İran rejimini teslim almıştı. Yeni oligarşi bu yayılmadan besleniyordu. Onu devâm ettirmek mecbûriyetindeydiler. Farkında olmadıkları ise, ihmâl edilen İran milletinin fakirleşmesi ve rejimin tabanına yabancılaşmasıydı. Hâsılı, İran'ı büyüten hâdiseler esâsen onun altını oyuyordu.
Yakın mâzide İran'ın aldığı en ölümcül karar ,ABD'nin başat rakibi olan Çin ile yaptığı anlaşmalar oldu. Çin bununla da kalmıyor, Sünnî-Şiî gerilimlerini yatıştırmayı amaçlayan Suudî Arabistan-İran yumuşamasına doğru bir adım daha atmasıyla taçlanıyordu. Bölgesel tahakküm kurmayı gâye edinen İsrâil fırsatı kaçırmadı. Zâten içinde yoğun bir Siyonist nüfûzuna açık olan ABD'nin küresel hesaplarıyla İsrâil'in ihtirasları her zamân olduğundan daha fazla örtüşmeye başladı. Bu durumun bir yansıması da İsrâil-Hindistan ve ABD-Hindistan ilişkilerini yoğunlaştırmaları oldu. Artık İran'ın raf ömrü dolmuştu. İpi çekilecekti. Pürüzler ise bunun zamanlamasında ve tarzında yaşanıyordu. Netanyahu-Trump arasındaki yoğun buluşma trafiği bu pürüzlerin giderilmesi ile alâkalıydı. Trump seçmenlerine, ABD'nin savaşlardan uzak duracağı, askerî harcamaların yükünü Amerikan halkının sırtından alacağı yolundaydı. İran'ın Ortadoğu'dan püskürtülmesini o da istiyor; lâkin bunun savaşla değil, Abraham Anlaşmaları ekseninde bir Sünnî- Yahudi barışının tesisi mârifetiyle yapılmasını istiyordu. Bu bir hesaptı. Bu hesâbın çarptığı ise İsrâil'in maksimalizmiydi. Hâsılı, bir hesap-ihtiras çatışmasıydı bu. Neticede, muhtemelen Epstein şantajıyla kazanan İsrâil oldu. Trump kendi seçmeninin hilâfına savaşı tercih etti. Ben bu savaşın İran ile sınırlı kalmayacağını ve yoğun bir şekilde iç savaşlara evrileceğini; daha mühimi bölgeselleşceğini düşünenlerdenim. İran her şekilde kaybedecek. Şimdi bütün mesele boşluğu kimin dolduracağıdır. Bugüne kadar Ortadoğu'da esen Şiî rüzgarının, "evvela büyüt sonra da küçülterek yok et" şiarınca Sünnîliğe evrileceğinden endişe ediyorum. Bu hemen, bugünden yarına olmayacak . İsrâil'in senaryosunun ilk ağızda bir mezhep savaşını başlatmak, Müslümânı Müslümâna kırdırmak şeklinde başlayacağını; son evrede ise doğrudan Sünnî dünyânın defterinin dürülmesi olarak plânlandığını düşünüyorum. Tel Aviv'in yürüttüğü açık Türkiye husûmetini de böyle değerlendiriyprum.

4