Yazar, İran'ın savaşta ABD'yi yenilgiye uğratacak askeri gücü ve moral üstünlüğüne sahip olduğunu savunmaktadır; çünkü İran uzun savaşı kaldırabilecek donanıma ve Çin-Rusya desteğine sahiptir. Yazının temel argümanı ise ABD'nin bir kara savaşında mağlubiyete mahkûm olduğu ve İsrâil'in aşırılıklarının arkasında saklanan Evangelikal etkinin bölgesel dengesi altüst ettiğidir. Ancak bu analiz, müzakarelerin başarısız olacağı ve çatışmanın derinleşeceği varsayımına dayanmakta, bu da gerçekten kaçınılmaz mı?
İran savaşı alabildiğine kilitlenmiş vaziyette. Ortada bir ateşkes var. Ama ateşkes demeye bin şâhit ister. Hâlâ gemiler vurulabiliyor. Hürmüz Boğazı'nın açılmasını isteyen ABD akıl almaz bir iş yapıyor ve "bu ne perhiz bu ne lâhana turşusu" dedirtecek şekilde, kendisi de Körfez üzerinde abluka tatbik ediyor. Müzâkereler başlayacak deniyor. Ama İslâmâbad'a henüz heyetler gelmiş değil. İran'ın karârı hakkında çelişkili duyumlar alıyoruz. İranlıların müzâkereye soğuk baktıkları ve nazlandıkları anlaşılıyor. ABD'yi temsil edecek şahısların ise Washington'daki savaş odaları arasında mekik dokudukları haberi geliyor. O zamân şu suali sormak gerekiyor: Acaba taraflar müzâkere tercihini kafalarında bitirdiler mi
İran açısından bakıldığında bu tercihin arka plânının son derecede açık olduğunu herkes görebilir. Savaşta ağır bir tahribat yaşayan İran kaybedecek bir şeyi olmadığını biliyor. Kendisini şimdiye kadar olandan daha ağır bir bombardımanı tekmil mâliyetleriyle karşılamaya hazır hissediyor. İran bir devlet ve İranlılar bir millet olarak bu bedeli ödemeye dünden râzı olduklarını yüksek bir moralle ortaya koyuyor. Şehirlerin sokakları Şiîliğe has şehitlik kültürünün bir araya getirdiği coşkulu kalabalıklara ev sâhipliği yapıyor. Bir savaşta gâlibiyet kazanmanın ölçüsü karşı tarafın savaşma azim ve kararlılığını kırmak olduğu söylenir. İran bu ölçüye vurulduğunda tam puan alıyor. ABD için aynı şeyi tekrar etmek hayli zor görünüyor. Diğer taraftan İran'ın uzun bir savaşı kaldıracak askerî donanımları mevcut. Çin ve Rusya desteği olanca hızıyla devâm ediyor. ABD, son olarak Körfez'de el koyduğu Malezya bandıralı gemide füze yapımında kullanılan kritik hammaddeler ele geçirdiğini açıkladı. Bunların Çin'den geldiğini kolaylıkla çıkarabiliriz. ABD her şeyin farkında... Ama elinden hiçbir şey gelmiyor. Sevkiyatların muhteviyâtı ve boyutlarını şimdilik kimse bilmiyor. Şahsî kanaatim, bu muhteviyat içinde ABD ve İsrâil'in elindeki nihâî koz olan nükleer saldırıya aynı ölçülerde cevap verecek bir şeylerin olduğudur.ABD ise ne yapacağını bilemez durumda. Evet o da hazırlık yapıyor. Binlerce askerini bölgeye yığmış durumda. Eğer savaş yeniden başlarsa, şimdiye kadar yaptığından daha ağır bir bombardımana başvuracağı kesin görünüyor. Ama bununla bir şey elde edemeyeceği de bir o kadar kesin. Geriye kapsamlı bir kara harekâtından başka bir seçenek kalmıyor. İran'ın istediği de bu zâten. Kara savaşında ABD ordusunu yeneceklerini, küresel kamuoyunun gözünde rezil edeceklerini çok iyi biliyorlar. Hâl bu iken İran ne için yılan hikâyesine döneceği baştan belli olan müzâkerelere dönsün ki İran'da müzâkereye sıcak bakanların tek dayanağının oyun bozan konumuna düşmemek ve küresel kamuoyu önünde kazanmış olduğu moral üstünlüğü zedelememek olduğunu ifâde edebilirim.Çok açık görülüyor ki İran ABD'yi köşeye sıkıştırmış vaziyette. Sonuna kadar gitmek ve ABD'yi kesin bir mağlubiyete uğratarak coğrafyadan silmek arzusunda. Bu da onun nam ve hesâbına çok anlaşılır bir şey.
ABD'nin içine düştüğü ve debelendiği bu çukurdan çıkışının tek yolu içeride Trump ve onun manyak kadrolarından kurtulmak olduğunu düşünüyorum. Ancak o zaman bu durumun esasta ABD'nin değil, Trump'ın yol açtığı ârızî bir durum olduğu kanaatini satabilir. Hoş, bunun alıcısı ne kadar olur, bilemem. Ama en azından zevâhiri veyâ hamamın nâmusunu bir dereceye kadar kurtarabilir. Doğrusu ben Trump'ın suyunun ısındığını ve ABD müesses nizâmının belki de kasım seçimlerini bile beklemeden kendisine karşı bir operasyonu başlatacağını düşünüyorum. Eğer nasip olursa sonrasını konuşuruz. Ama her hâl ve kârda ABD, İsrâil'in kuyruğuna takılmanın bedelini ödeyecektir.Şâhitlik ettiğimiz hâdiselerin küresel düzlemde Batı içinde büyük bir hesaplaşmayı işâret ettiğini düşünüyorum. Bunun teopolitik bir boyutu olduğuna da inanıyorum. Konvansiyonel Protestanlıktan türemiş, ama onun vasatlarını zorlayan Evangelikal taşkınlık ağır bir Katolik mukavemetle karşılaşıyor. Konvansiyonel Protestan çevreler de hastalıklı kıyâmet senaryolarının fişeklediği yorumdan kurtulmak için gayret ediyor. Mücâdele çok çetin seyrediyor.
5