Güvenin tükendiği dünyada Müslüman olmak
SÜLEYMAN GÜLEK
İnsanlık tarihi boyunca toplumları ayakta tutan en temel değerlerin başında güven gelmiştir. Güven; sadece bireyler arasında değil, ailede, ticarette, yönetimde ve ibadette hayatın omurgasını oluşturan görünmez bir sütundur. Bugün ise modern dünyanın en derin krizlerinden biri, güvenin sessizce çekilip gitmesidir. İnsanlar artık birbirine inanmakta zorlanıyor, sözün değeri düşüyor, emanet hafife alınıyor. Böyle bir çağda Müslüman olmak, sadece bir inanç kimliği değil; kaybolan güvenin yeniden inşasında sorumluluk üstlenmektir.
Günlük hayatta sıkça duyduğumuz şu cümle, aslında çağın özetidir: "Kimseye güven olmaz."Yalanın sıradanlaştığı, çıkarın ahlâkın önüne geçtiği, sözün kıymetini kaybettiği bir çağda yaşıyoruz. Böyle bir dünyada Müslüman olmak, yalnızca inanç beyanı değil; güvenin son kalesi olma sorumluluğunu taşımaktır. Kur'ân, imanı soyut bir inanç olarak değil; hayatın her alanına yayılan bir ahlâk sistemi olarak tanımlar. Rabbimiz, iman edenlere sadece ibadetleri değil, doğruluğu ve emniyeti de emreder: "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun." (Tevbe Suresi, 119)
Doğrularla beraber olmak, aslında doğruluğun safında yer almak demektir. Doğruluk ise güvenin kalbidir. Bir toplumda doğruluk zayıfladığında, önce sözler bozulur; sonra ilişkiler, en sonunda da vicdanlar… Hz. Peygamber (s.a.v.), risaletle görevlendirilmeden önce bile toplumun en güvenilir insanıydı. Ona "el-Emîn" denilmesi tesadüf değildir.
İnsanlar mallarını ona emanet eder, sırlarını ona açar, ihtilaflarında onun hükmüne razı olurlardı. İslâm, böyle bir şahsiyetin omuzlarında yükselmiştir. Bu da bize şunu öğretir: Tebliğin ilk dili, ahlâktır. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: "Bizi aldatan bizden değildir." (Müslim, İman, 164)
Bu hadis, Müslüman kimliğin kırmızı çizgilerini belirler. Aldatma; ticarette, siyasette, ilimde, ailede ve dostlukta güveni kemiren en sinsi hastalıktır. Bugün birçok insan, aldatmanın küçük türlerini "akıllılık", hilenin hafifini "kurnazlık" olarak sunmaktadır. Ne yazık ki çağımızda dindarlık, çoğu zaman şekil merkezli bir algıya indirgenmiştir. İbadetler çoğalırken, ahlâk zayıflayabilmektedir.
Namaz kılan ama yalan söyleyen, oruç tutan ama kul hakkına giren, hacca giden ama emanete ihanet eden bir profil, topluma güven vermez. Kur'ân, imanı böyle tanımlamaz: "Onlar ki, emanetlerine ve verdikleri sözlere riayet ederler." (Mü'minûn Suresi, 8) Emanet, sadece mal değildir; makam emanettir, bilgi emanettir, sır emanettir, eş emanettir, zaman emanettir. Müslüman, hayatın her alanında emanet bilinciyle yaşayan kimsedir.
Emanetin kaybolduğu yerde, iman da yara alır. Güvenin tükendiği dünyada Müslüman olmak, çoğu zaman yalnız kalmayı göze almaktır. Herkes kısa yoldan kazanç peşindeyken, helâl çizgisinde ısrar etmektir. Herkes susmayı seçerken, doğruyu söylemenin bedelini ödemektir. Çünkü güven, çoğu zaman alkışla değil, fedakârlıkla korunur.
Modern hayatın en belirgin özelliklerinden biri, çıkar merkezli ilişkilerin yaygınlaşmasıdır. İnsanlar, artık birbirini şahsiyetle değil, faydayla ölçmektedir. Dostluklar menfaate, akrabalıklar hesaba, komşuluklar mesafeye dönüşmektedir. İman sahibi kişi, yani mü'min; hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan, hem de kendisi başkalarına

2