Gündemin tüm şaşaasında hiçbir soruna, hiçbir duyguya kulak kesilemediğiniz anlar vardır. Bir vefat sonrası gelen hal, işte böyle bir şeydir: içinize çöken gölge, kelimelerle anlatılamayan bir boşluk. Sadece iç dünyanıza kapanır, yaşadığınız hüznün gölgesinde kalır, hayatı sorgular ama ne yapmanız gerektiğini bilemezsiniz. Bir boşluk açılır içinizde, hayatın bütün getirilerini, telaşlarını, umutlarını ıskartaya çıkaran bir boşluk. O duyguyu tarif etmek zordur. Sanki zaman durmuş gibidir: gün ışığı aynı, kalabalık aynı, sokakların gürültüsü aynı, ama iç dünyanızdaki çaresizlik her şeyi altüst eder. Dünyanın gösterişli akışı sürerken siz, bir boşluğun içinde kendi yankınızı dinlersiniz. Ne bir sözün tesellisi vardır ne de gündelik telaşların oyalayıcı gücü. Ölümün ardından düşülen bu boşluk, insanı hem hayata hem kendine yabancılaştırır. Ve o anda içinize çöken o ağır sorular belirir: "Neyi anlamlı yaşadım Geriye ne bırakabildim Şimdi hangi hakikate tutunabilirim"
Ölümle en sahici yüzleşme elbette kendi kaybımızda yaşanır. Bunun dışında ise bizi onunla yüzleştiren en derin alan, sinemadır. Çünkü sinema, ölümün sessizliğini sözlerden çok imgelerle anlatır; bir bakış, bir gölge, bir uzun plan kalbimize kendi kaybımızın acısını taşır. Kierkegaard'ın dediği gibi, ölüm insanı "hakikatin bireysel çağrısıyla" baş başa bırakır. Sinema da bu çağrıyı görselleştirir, onunla yüzleşmemize aracılık eder.
Hayat, çoğu zaman bir Bergman filminin ağır perdesi gibi üzerinize kapanır. Yedinci Mühür'de şövalyenin ölümle satranç oynaması, bir anlamda hepimizin halini anlatır. Masanın başına otururuz, taşları tek tek dizeriz fakat biliriz ki oyunu kazanamayacağız. Yalnızca erteleme vardır, hakikati biraz daha öteye itmek… Ölüm, Bergman'ın dünyasında korkutucu olmaktan ziyade kaçınılmazdır. Siyah pelerinli figür bağırmaz, tehdit etmez, yalnızca bekler. Asıl ağırlık, Tanrı'ya yöneltilen sorulara gelen cevapsızlıktadır. Bergman'ın kamerası insana şunu hissettirir: ölüm bizi sessizlikle sınar. Bütün felsefeler, bütün inançlar, bütün teselliler bir an için susar ve geriye yalnızca kalbinizde çınlayan o boşluk kalır. Ve o boşlukta kaybettiğiniz bir insanın yokluğu, taşınamaz bir gerçeklik gibi içinize çöker.
Kurosawa ise bambaşka bir kapı aralar. Yaşamak'ta ölüm, sıradan bir bürokratın hayatına düşen sarsıcı bir hüküm gibidir. Midesinde büyüyen hastalık, gri dosyaların arasında kaybolmuş hayatını bir anda darmadağın eder. Fakat tam da bu yıkıntının ortasında, tam ruhunun içinde bir uyanış doğar. Kurosawa, ölümü bir son değil, hayatı yeniden anlamlandırma çağrısı olarak gösterir. Ölüm, kahramanı küçük ancak kalıcı bir iyilik serüvenine sürükler: çocuklar için bir park yaptırmak. Belki dünyanın gidişatı değişmez, belki ölümün açtığı büyük boşluk kapanmaz fakat o parkta sallanan çocuk kahkahaları, ölümün gölgesine küçük bir ışık düşürür. Kurosawa'nın dünyasında ölüm, hayatı küçültür fakat aynı anda onu değerli kılar. Kalan kısa zamanda merhametle örülmüş bir iz bırakabilmenin anlamını hatırlatır.
Angelopoulos ise ölümü bireysel acının ötesine taşıyarak kümülatif bir hüznün aynasına çevirir. Onun filmlerinde sisler içinde ağır ağır ilerleyen yolculuklar vardır; ne zaman varacağı belli olmayan kayıklar, belirsiz ufuklara sürüklenen trenler… Ölüm, burada yalnızca bir can kaybı değil, belleğin sürgün edilmesi, bir ülkenin kendi evlatlarını yitirmesi gibidir. Angelopoulos'un uzun planları, toplumların sessiz yaslarını, içeriye akan gözyaşlarını taşır. Sislerin içinde ağır ağır ilerleyen kayıklar yalnızca bir yolculuğun değil, geri dönmeyenlerin matemidir. Onun sinemasında ölüm, bir bireyin kaybından çok bir halkın belleğine kazınmış eksiliştir.