Solun hukukla kurduğu sorunlu aşk

Türkiye'de hukuk yüz yıldır siyasal iradenin elinde esnemekle kalmadı, taraf haline getirildi—peki her yeni iktidar aynı kötü alışkanlığı yeni meşruiyetlerle devam ettirme tuzağından çıkabilir mi?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, Osmanlı'dan günümüze Türkiye'nin hukuk düzeninin hiçbir zaman bağımsız bir ilke olmadığını, her dönem siyasal gücün hizmet ettiğini iddia ediyor. Bunu göstermek için Tanzimat'tan 1982 Anayasası'na, 1990'lar yargı manipülasyonlarından 367 krizine kadar örnekler sunuyor. Asıl sorun ise şu: iktidarlar hukukun kendileri için de sınır olması gerektiğini hiçbir zaman ciddiye almadılarsa, sol sağdan, yeni dönem öncekinden gerçekten farklı mı?

Sağın yargıyla kurduğu sorunlu ilişkiyi konuştuğumuz yerde durmak meseleyi eksik bırakır çünkü bu tabloya tek cepheden bakmak gerçeğin yalnızca bir kısmını görmek anlamına gelir. Aynı merceği sola çevirmeden bu ülkede hukukun neden sürekli siyasal mücadelenin uzantısı haline geldiğini kavramak mümkün görünmez. Bu yüzden soruyu açık ve rahatsız edici biçimde sormak gerekir. "Bu ülkenin hukuk tarihinde sol gerçekten daha temiz bir hat kurdu mu yoksa aynı araçsallığı başka bir dil ve başka bir meşruiyetle sürdürdü mü"

Bu sorunun cevabı Osmanlı'nın son döneminde şekillenmeye başlayan ve bugüne kadar farklı biçimlerde yeniden üretilen bir zihinsel mirasın içinden konuşur. Tanzimat'la birlikte kurulan hukuk düzeni çoğu zaman ilerleme anlatısının parçası olarak değerlendirilir ancak bu düzenin asli yönelimi bireyin haklarını tahkim etmekten çok devletin çözülmesini engellemekti. Bu tercih, hukuku baştan itibaren eşitliği kuran bir ilke olmaktan uzaklaştırdı ve düzeni ayakta tutan bir disiplin mekanizmasına dönüştürdü. Böylesi bir başlangıç hukuku sınır çizen ölçülere bütünü olmaktan çıkararak siyasal varlığın devamını sağlayan işlevsel araç haline getirdi.

Cumhuriyet, devraldığı bu mirası sürdürmekle kalmadı, onu daha belirgin bir biçimde yeniden kurdu. Kurucu irade hukuku sınır çizen bir çerçeve yerine toplumu dönüştüren aktif bir araç olarak kavradı ve bu tercih kısa vadede güçlü sonuçlar üretti. Ancak aynı yaklaşım, hukukun kendi başına bağlayıcı bir zemin kurmasını engelledi. Kurallar herkes için geçerli bir ölçü olarak yerleşmek yerine yön veren ve gerektiğinde zorlayan bir aygıt olarak tecrübe edildi. Böylece bu anlayış yalnızca bir döneme ait bir tercih olarak kalmadı, sonraki siyasal geleneklerin hukuk ve adalet tasavvurunu belirleyen kalıcı bir hat haline geldi.

Bu hattın en sert biçimde kristalleştiği anlardan biri 12 Eylül müdahalesi ve onun ürünü olan 1982 Anayasasıdır. Darbenin yarattığı siyasal atmosfer toplumsal çatışmayı bastırma ve devleti yeniden merkezileştirme ihtiyacı üzerinden kuruldu. Güvenlik kaygısı özgürlük taleplerinin önüne geçirildi ve bu öncelik anayasal metne doğrudan yansıdı. 1982 Anayasası hukuku siyasal iktidarı sınırlayan bir çerçeve olarak kurmadı aksine devleti koruyan ve toplumu denetleyen bir yapı olarak kodladı. Yürütmenin güçlendirilmesi, yargının belirli reflekslerle hizalanması ve bireysel hakların geniş bir güvenlik söylemi içinde daraltılması bu zihniyetin kurumsal ifadesi haline geldi. Böylece hukuk yalnızca siyasal iradenin elinde esnemesinin yanında vesayet üreten bir mekanizmaya da dönüştü ve bu mekanizma sonraki tüm siyasal aktörlere hazır bir araç bıraktı.

1990'lar bu eğilimin daha görünür hale geldiği bir dönem olarak öne çıkar. Devlet içindeki güç dengelerinin yargı üzerinden yeniden kurulduğu bu süreç, hukukun herhangi bir ideolojik sınır tanımadan araçsallaştırılabildiğini açık biçimde gösterir. Mehmet Moğultay'ın Adalet Bakanlığı döneminde yargı kadrolarında yapılan geniş çaplı atamalar ve yer değiştirmeler Hâkimler ve Savcılar Kurulu üzerinden yürütülen tasarruflarla birlikte yargının kendi iç dengesiyle şekillenen bir alan olma vasfını zayıflattı ve yargının, belirli siyasal hattın taşıyıcısı haline getirildiği yönündeki eleştirileri güçlendirdi. Bu yaklaşımın dikkat çekici tarafı da saklanma ihtiyacı duymamasıdır. Yargının Cumhuriyet'i koruyan kadrolar üzerinden yapılandırılması gerektiğine dair açık ifadeler, hukuk düzeninin tarafsızlığıyla bağdaşmayan bir anlayışı tamamen görünür kıldı ve yargıyı hakemlikten çıkararak taraf haline getirdi.

Aynı dönemde parti kapatma davaları bu zihniyetin neticesidir. Siyasal alan uzun yıllar boyunca yargı eliyle daraltıldı farklı ideolojik çizgiler sırayla sistem dışına itildi. Asıl olan hangi partinin kapatılıyor olmasından ziyade kapatma pratiğinin bizzat meşruiyet kazanmasıdır. Bu vaziyet hukukun zamanı gelince her taraf için potansiyel bir tehdit olmasının fitilidir.