Ahmet Necdet Sezer'in 2000 yılında hükümete iade ettiği kararname üzerine kaleme aldığım yazının ardından ortaya çıkan tartışmaları takip ettim. Dikkatimi çeken ilk husus, meselenin çok kısa sürede Ahmet Necdet Sezer'in şahsiyetine, dünya görüşüne ve geçmişteki siyasi pozisyonlarına sıkıştırılması oldu. Oysa yazının merkezinde hiçbir zaman kendisi yer almıyordu. Herhangi bir siyasi aktörü, hele geçip gitmiş bir siyasi aktörü aklamaya, yeniden keşfetmeye ya da tarih önünde beraat ettirmeye çalışmam. Üzerinde durduğum konu basitti: Devlet gücünü kullananların hangi sınırlar içerisinde hareket ettiği.
Nitekim yazıya yöneltilen eleştiriler arasında üzerinde durulmaya değer olanlar da vardı. Denildi ki Sezer söz konusu kararnameyi muhafazakârları korumak amacıyla geri göndermedi. İtirazının özü hukuk tekniğine dayanıyordu. Düzenlemenin konusu itibarıyla Kanun Hükmünde Kararname ile yapılması anayasal açıdan sorunluydu. Aynı metin Meclis'ten kanun olarak geçmiş olsaydı büyük ihtimalle imzalardı.
Bu itirazın önemli bir kısmına katılıyorum. Fakat tam da bu nedenle ilk yazıda sorduğum sorunun daha önemli hâle geldiğini de düşünüyorum.
Düşünüyorum çünkü hukuk devletinin kıymeti, yöneticilerin hangi toplumsal kesime sempati duyup duymadığı baz alınarak ölçülmez.
Türkiye'nin yakın tarihinde tartışmaların çoğu bu zeminde yürümüyor. Bir uygulamanın hukukiliğinden önce muhatabı konuşuluyorken, yapılan işlemin niteliğinden çok kime yöneldiği önem kazanıyor. Muhatap siyasi olarak uzak görülen bir kesim olduğunda usul eksiklikleri kolayca göz ardı edilebiliyor.
Cumhuriyet tarihi boyunca devletin çeşitli dönemlerde bazı kavramları olağanüstü genişleterek kullandığı görüldü. Bazen irtica, bazen bölücülük, bazen devlet güvenliği, bazen darbecilik, bazen başka bir tehdit başlık... Adı her ne olursa olsun mevcut kavramlar hukuk dilinden uzaklaştıkça genişledi, genişledikçe de idareye daha fazla takdir alanı açtı.
Mesel 90'ların sonunda devletin öncelikli tehdidi irtica olarak tanımlanıyordu. Bu kavram zamanla yalnızca suç teşkil eden fiilleri değil, belirli yaşam tarzlarını, inanç tercihlerini ve toplumsal aidiyetleri de içine alabilecek ölçüde genişledi. Başörtülü öğrenciler üniversite kapılarında bekletildi, kamu görevlileri fişlendi, insanlar herhangi bir mahkeme kararı olmaksızın şüphe kategorileri içerisine yerleştirildi. Hukuki belirlilik zayıfladıkça idarenin kanaati daha belirleyici bir konuma yerleşti.
Aradan çok geçmeden ülkenin öncelikli tehdidi bu kez darbecilik olarak tanımlandı. Ergenekon ve Balyoz davalarının yürütüldüğü yıllarda toplumun önemli bir bölümü, geçmişte kendilerine haksızlık yaptığını düşündükleri kesimlerin yargılanmasından memnuniyet duyuyordu. Bu nedenle birçok kişi davaların hukukiliğinden ziyade sanıkların kimliğiyle ilgilendi. Delillerin güvenilirliğine ilişkin itirazlar uzun süre gereken ciddiyetle ele alınmadı. Bu itirazları dile getirenler çoğu zaman "darbecileri savunmakla" itham edildi. Yıllar sonra aynı dosyaların önemli kısmının hukuk tarihine ibretlik örnekler arasında anılması ise beklenen muhasebeyi doğurmadı.
2016 sonrasında bu kez FETÖ ile mücadele dönemi başladı. Devlet içine sızmış hain bir örgütlenmeyle mücadele edilmesinin gerekliliği konusunda geniş bir mutabakat vardı. Ancak biliriz ki hukukun asıl sınavı üzerinde uzlaşılmış suçlarla karşılaşıldığında ortaya çıkmaz. Asıl sınav, suçsuz olma ihtimali bulunan insanların haklarının nasıl korunduğunda gizlidir. Ancak bu dönemde tartışmaların önemli bir kısmı bireysel sorumluluğun sınırlarından uzaklaşarak aidiyetler, ilişkiler ve varsayımlar etrafında şekillendi. Böylece hukuk devletinin en temel sorularından biri olan "kim neyi, hangi delille yaptı" sorusu çoğu zaman geri planda kaldı...

13