Sandığın haysiyetine ne oldu

Türkiye siyasetinde sandıktan çıkan iradenin kısa süre sonra başka bir adrese tevil edilmesi yeni bir hikâye sayılmaz... Çok partili hayatımız, Güneş Motel pazarlıklarından 90'lı yıllarda hükümetlerin kaderini değiştiren milletvekili transferlerine, son yıllarda seçimden sonra parti değiştiren belediye başkanlarına kadar uzanan uzun bir siyasal sicile sahip.

Dönemler, aktörler ve yöntemler değişse de ortak özellik hep aynı kaldı: Seçmenin sandıkta kurduğu temsil ilişkisinin, seçim sonrasında farklı siyasi hesaplarla yeniden tanımlanması... Ancak bugün tanıklık ettiğimiz manzara, geçmişin münferit ya da dönemsel ikbal arayışlarını aşan bambaşka bir kurumsal yozlaşmaya işaret ediyor. Artık bunu ilkesel bir ayrışma, fikir kırılması ya da masum bir siyasi tercih olarak okuma imkânı kalmadı. Karşımızda, yıllar içinde normalleştirilmiş ve siyasetin ahlaki sınırlarını belirsizleştirmiş bir pragmatizm duruyor.

Toplum olarak "siyasette 24 saat uzundur" ya da "siyasette her şey olur" vecizeleriyle bu çürümeyi kanıksamaya, hatta meşrulaştırmaya alıştırıldık. Oysa alıştıkça kazandığımızı sandığımız olgunluk olamazdı; bu basbayağı bir kayıtsızlık haliydi.

Öyle bir hale evrildik ki siyasetten ilke beklememeyi gerçekçilik, tutarlılık aramayı ise saflık saymaya başladık. Söylemin eylemi yönlendirdiği, fikrin ahlakla tahkim edildiği siyaset anlayışı çoktan rafa kaldırıldı. Siyasetçi, geçmişte ne söylediği ve ne yaptığı üzerinden değerlendirilen bir değer taşıyıcısı olmaktan çıktı. Yerine, her koşulda kendi pozisyonunu tahkim etmeye çalışan profesyonel bir ikbal avcısı geçti. Ortada ilkeler yerine skorbordun belirleyici olduğu bir oyun var. Bu oyunda seçmen basit bir taraftar, partiler menfaat kulübü, danışmanlar kadro mühendisi, her virajda yön değiştirenler ise "usta siyasetçi" sıfatıyla alkışlanıyor.

Yakıtını hamasi nutuklardan alan bu mekanizmada kurulan cümleler artık bir dünya tasavvurunu ya da gelecek vizyonunu yansıtmıyor. Söylenenler sadece içinde bulunulan pozisyonu savunmak ve o anki siyasi kazancı meşrulaştırmak için üretilen bir gürültü sadece. İddiasını, ilkesini ve seçmenine verdiği sözü ilk fırsatta terk edenlerin oluşturduğu bu atmosfer, siyasetin en temel sermayesi olan güveni acımasızca çoktan tüketti. Seçmen, sandıkta verdiği oyun seçimden sonra nasıl bir siyasi sonuca dönüşeceğini bilmiyor artık. Seçse de yok, güvense de yok o mührünü resmine baktığı insan. Bir zaman gelince kuralların işlemediği, fırsatların belirlediği kurban pazarına girip, el sıkışarak çıkacak oradan.

Bu sebeple özellikle son dönemde daha da hız kazanan ana muhalefetten seçilen belediye başkanlarının iktidar saflarına katılması ya da bunun için yürütülen girişimler öyle basit bir "muhalefeti zayıflatma hamlesi" olarak okunamaz.

Aslında bu tablo, iktidarın kendi siyasi gücünden çok, kendi özgüvenine dair bir şeyler söylüyor. Kendi vizyonuyla, kendi kadrolarıyla ve kendi yerel siyaset anlayışıyla toplumsal destek üretemeyen, sandıkta kazanamadığı belediyeleri transferlerle elde etmeye çalışan iktidar, aslında en büyük zararı kendi siyasi iddiasına veriyor. Sandıktan çıkan iradeye saygı duymak yerine onu seçim sonrasında farklı yollarla yeniden biçimlendirmeye çalışmak güç göstergesi sayılabilir mi Tam tersine, siyasal rekabeti kendi kadroları ve kendi performansı üzerinden kuramamanın açık bir itirafıdır bu. Muhalefetin adaylarıyla şehir yönetmeye talip olmak, bence iktidar açısından çok falso bir hareket. Tutarsız ve yönsüz...