Reklama duyarlıyız, gerçeğe ise kayıtsız

Bu yazı bir reklamı savunmak ya da mahkûm etmek gibi dar bir amaçla kaleme alınmıyor. Amacı daha esaslı bir soruya, öncelik duygusunun nasıl yer değiştirdiğine işaret etmek... Çünkü tartışmanın kendisi içeriğinden daha fazla şey söylüyor. Bir görüntüye, reklama, söyleme yönelen öfkenin şiddeti ile hayatın gerçek yükleri karşısındaki suskunluk yan yana konulduğunda, hangi alanlarda hızlı, hangi alanlarda isteksiz davranıldığı açıkça görülüyor.

Kadim bir beyaz eşya firmasının Anneler Günü reklamı etrafında yükselen itirazlar, ilk bakışta kültürel bir hassasiyetin ifadesi gibi okunabilir. Ancak bu hassasiyetin yönü üzerine düşünmeden sağlıklı bir değerlendirme yapmak da mümkün görünmüyor. Sahip olduğu hayvanla kurulan ilişkinin "annelik" gibi bir kavramla yan yana gelmesine yönelen tepki, sanki geleneğin içinden doğan doğal bir refleksmiş gibi sunuluyor. Oysa ne tarihsel ne de dinî hafıza bu denli daraltılmış bir şefkat anlayışına işaret etmez.

"Ebu Hureyre" ismi burada ölçü vazifesi görür. Asıl adı Abdurrahman b. Sahr olan bir sahabenin, yanında taşıdığı küçük bir kediyle kurduğu yakınlık nedeniyle "küçük kedi babası" anlamına gelen künyeyle anılması, üstelik bu ismin zamanla onun asli kimliğinin önüne geçecek kadar yerleşmesi, merhametin nasıl kavrandığının bizler için delilidir. Rivayetlerde bu lakabın bizzat Hz. Muhammed tarafından da kullanıldığı aktarılır. Yani bir insanın bir hayvanla kurduğu yakınlık haddi aşmak olarak görülmemiş aksine onunla özdeşleşen bir nitelik olarak kabul edilmiştir. Bu durum, İslam ahlâkının şefkati yalnızca insanla sınırlayan dar bir çerçeveye sahip olmadığını, aksine onu canlılar âlemiyle kurulan ilişki üzerinden genişleten bir bakış sunduğunu da ortaya koyar.

Bugün ortaya çıkan sert tepkilerin bu tarihsel ufukla birebir örtüştüğünü söylemek zor. Çünkü burada karşılaşılan geleneğin içinden süzülen makul bir ölçüden ziyade modern dönemin savunmacı ve kırılgan hassasiyeti. Reklama yöneltilen eleştiriler de tam bu kolaylık üzerinden ilerliyor: temsilin sınırları tartışılıyor, kavramların aşındırıldığı ileri sürülüyor, hatta buradan geniş bir kültürel çözülme anlatısı kuruluyor. Ancak bu eleştiri hattı -dikkatle bakıldığında- meselenin kendisinden çok bir ikame üretme çabası, beyhude ve gerçek dışı.

Birincisi insan ve hayvan arasındaki ontolojik farkı muhafaza etmekle, şefkatin kapsamını belirli kişiler arasında üleştirmek arasında belirgin bir ayrım var. Gelenek de bunu gözetir ve farkı ortadan kaldırmadan yakınlığı mümkün kılar. Bugünkü tepki ise çoğu zaman bu ince çizgiyi kaybederek merhametin kendisini dahi şüpheli hale getiren bir sertliğe yönelmiş vaziyette.

Tam da bu noktada tartışmanın hangi saikle büyütüldüğü görünür hâle geliyor. "Anneliğin değeri" gerçekten merkeze alınsaydı, bu değerin en çok sınandığı sahnelerde aynı yoğunlukta bir dikkat beklenirdi. Oysa manzara farklı, görünür olan başka, başa gelen ise bambaşka.

Depremde günlerce enkaz başında bekleyen, kirişleri kesildiği için yıkılan Ezgi Apartmanı'nın altında torununu, gelinini ve oğlunu kaybeden Nurgün Hanım'ın hak arayışı ve diğer deprem sonrası evladının izini arayan kadınların hikâyeleri bu reklam kadar bir infial yaratmış mıydı mesel Bir maden ocağında ya da tren kazasında yitirilen evlatların ardından yıllarca kapı kapı dolaşan annelerin mücadelesi aynı hızla toplumsal öfkeye dönüştü mü Mısra Öz evladının hesabını sorarken yalnız kalmadı mı Şaban Vatan yıllarca adalet ararken yakarışları annelik ve babalık duygusunun en çıplak hâli olarak görülmek yerine sessizlikle karşılanmadı mı Daha bu yazıya sığmayacak nice örnek neden böyle bir hassasiyet yaratmadı