Türk siyasetinin hafızasında bazı cümleler vardır. Söylendikleri günü aşar, yıllar geçse de unutulmaz. Çünkü artık konuşmanın parçası olmaktan çıkmış, bir dönemin siyasal zihniyetini temsil etmeye başlamıştır.
"Onların doları varsa bizim Allah'ımız var."
Bu söz de onlardan biridir.
Kurulduğu gün yalnızca yükselen dövize cevap verilmiyordu. Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu mücadelenin ekonomik olmadığı, tarih boyunca farklı isimlerle karşımıza çıkan büyük bir hesaplaşmanın devamı olduğu söyleniyordu. Amerika, diplomatik ilişkiler yürütülen bir devlet olmanın ötesine taşınmıştı. Krizlerin, uluslararası baskının ve içeride yaşanan birçok siyasî tartışmanın başlıca sorumlusu olarak gösteriliyordu. "Dış güçler", "üst akıl", "küresel operasyon", "ekonomik savaş" gibi kavramlar bu anlatının üzerine inşa edildi. Kur dalgalanmaları da sokak olayları da diplomatik gerilimler de aynı merkezin iradesi olarak açıklanıyordu. Neredeyse her tartışmanın merkezine aynı Amerika yerleştiriliyordu.
Elbette böyle bir siyasal dil kurulduğunda geçmiş de değişir. Çünkü bugün söylenen her söz bagajda bekler ve zamanı geldiğinde dönüp söyleyenin önüne çıkıverir.
Türkiye'nin Amerika ile ilişkilerinin tarihi hiçbir zaman düz bir hikâye olmadı.
Cumhuriyet'in ikinci yarısında Ankara'nın en önemli dış politika tercihleri Washington'la kurulan ittifak içinde şekillendi. Truman Doktrini kabul edildi, Marshall yardımları alındı, Kore'ye asker gönderildi, NATO'ya girildi. Amerika uzun yıllar boyunca Sovyetler Birliği karşısında güvenliğin temel dayanaklarından birisi olmuştu. Johnson Mektubu geldi, Kıbrıs Harekatı'nın ardından ambargolar uygulandı. İlişkiler ağır yara alsa da kopmadı. Çünkü devletlerin dış politikaları sloganik olsa da asıl olan çıkarlardır.
Sokakta ise bambaşka bir siyaset vardı. 1969'da Amerikan Altıncı Filosu İstanbul'a geldiğinde meydanları dolduranlar büyük ölçüde sol hareketlerdi. Amerikan karşıtlığı dönemin solcuları için siyasal kimliğin ayrılmaz parçalarından biriydi. Aynı yıllarda muhafazakâr siyasetin önemli bir bölümü Amerika'yı komünizme karşı zorunlu müttefik olarak görüyordu. Aradan yarım asır geçti. Bugün anti-emperyalizmi en yüksek sesle sahiplenen siyasî dil ile o günkü tablo yan yana konulduğunda üzerinde uzunca bir süre düşünülmesi gereken siyasi bir olgu ortaya çıkıyor.
Bugün aynı Amerika ile NATO masasında oturuyoruz, elbette oturacağız. Trump'ın Tayyip Erdoğan hakkında kullandığı övgüler Türkiye'nin uluslararası ağırlığının göstergesi olarak ardı ardına gösteriliyor, yazılıyor. Aynı Trump'ın Netanyahu hakkında kullandığı benzer övgüler ise hiç konuşulmuyor.
Üstelik Trump, sıradan bir Amerikan başkanı değildir. İsrail'e verdiği sınırsız destek ve Netanyahu hükümetiyle kurduğu yakın ilişki, Washington'ın Ortadoğu siyasetinin en görünür simgelerinden biri hâline gelmiştir. Oysa Türkiye'de yıllardır Amerika'ya yöneltilen eleştirilerin en güçlü dayanağı da tam olarak bu İsrail politikasıydı. Bu yüzden Trump'ın Erdoğan hakkında kullandığı övgülerin siyasî başarı olarak öne çıkarılırken, aynı Trump'ın Netanyahu ile kurduğu ittifakın neredeyse hiç hatırlatılmaması yalnızca bir tercih değil, siyasal hafızanın nasıl seçici çalıştığını da gösteren dikkat çekici bir örnektir.
Kimsenin devletlerin görüşmesine itiraz ettiği yok. Devletler görüşür, pazarlık yapar, gerektiğinde birlikte hareket eder. Dış politika bunun üzerine kuruludur. Fakat yıllarca ahlâkî bir mücadele diliyle anlatılan bir ilişkinin, hiçbir açıklama yapılmadan olağan diplomasiye dönüşmesi başka bir meseledir.

9