Muhafazakârlığın yeni aristokrasisi

Makbul Başörtülünün Hudutları" başlıklı yazımın ardından çok sayıda mesaj aldım. İlginç olan şu ki insanların önemli bir kısmı yazının anlattığım meseleyi konuşmak yerine doğrudan "mahalle" meselesine takıldı. Çünkü bugün muhafazakâr çevrelerde en hassas alanlardan biri tam da burası. İnsan kendi mahallesinin içindeki dönüşümü konuştuğunda, birçok kişi bunu doğrudan ihanet ya da küçümseme gibi okumaya hazır bekliyor. Oysa son yıllarda muhafazakâr dünyanın içinde büyüyen yeni sınıfsal gerilimleri görmemek artık mümkün değil. Aynı dili konuşan, aynı geçmişten gelen insanlar arasında bile görünmez mesafeler oluşmuş. Kimin daha "nitelikli", daha "şehirli", daha "incelmiş", daha "makbul" sayıldığına dair yeni bir hiyerarşi sessizce kuruluyor.

Türkiye'de muhafazakârlık uzun yıllar boyunca yalnız bir inanç biçimini değil, aynı zamanda merkez tarafından eksik görülmenin ortak hafızasını taşıyordu. Cumhuriyet'in erken dönemlerinden itibaren modernleşmenin dili büyük ölçüde belirli bir kültürel tipe yaslandığı için Anadolu'nun dindar, taşralı, alt ve orta sınıf muhafazakâr kesimleri kendilerini çoğu zaman toplumsal hayatın kıyısında hissetti. Aksanlarıyla alay edilen, kıyafetleri üzerinden sınıflandırılan, görgüsüz sayılan, kültürel olarak yetersiz görülen geniş bir toplumsal kesim vardı. Bu nedenle muhafazakâr mahalle uzun yıllar boyunca yalnız aynı dünya görüşünü paylaşan insanların değil, aynı aşağılanma deneyiminden geçen insanların da birbirine sığındığı bir alan hâline geldi.

Başörtüsü, imam hatip, Anadolu şivesi ya da muhafazakâr aile yapısı yalnız kimlik unsuru taşımıyordu; aynı zamanda merkezin dışında bırakılmış olmanın da işareti sayılıyordu. Bu yüzden muhafazakâr dayanışmanın içinde sınıfsal farklardan daha güçlü bir aidiyet duygusu vardı. İnsanlar birbirlerini hangi restorana gittiklerine, hangi kahveyi içtiklerine ya da çocuklarını hangi özel okula gönderdiklerine göre tanımıyordu. Aynı mesafeye maruz kalmış olmanın verdiği sessiz bir yakınlık vardı.

Fakat son yirmi yılda Türkiye'nin geçirdiği ekonomik ve kültürel dönüşüm muhafazakâr mahalleyi de kökten değiştirdi. Anadolu sermayesinin büyümesi, yeni muhafazakâr orta sınıfların oluşması, özel üniversiteler, lüks siteler, uluslararası eğitim ağları ve sosyal medyanın görünürlük ekonomisiyle birlikte muhafazakârlık yalnız bir kimlik alanı olmaktan çıktı; aynı zamanda yeni bir statü alanına dönüştü. Bir zamanlar merkezin kültürel tahakkümüne itiraz eden mahalle, bugün kendi merkezini kurdu hem de ne kurmak.

Üstelik bu yeni ayrım yalnız ekonomik bir farklılaşma üretmiyor. Aynı zamanda yeni bir kültürel seçkinlik dili de kuruyor. Eskiden aynı başörtüsü birçok kadın için ortak bir hafızaya işaret ederken bugün "doğru" başörtüsü, "doğru" muhafazakârlık, "doğru" estetik ve "doğru" hayat tarzı tarifleri dolaşıyor. Başörtüsü bazı çevrelerde bir inanç göstergesi kadar bir sınıf göstergesine de dönüşüyor. Kumaşından markasına, bağlanış biçiminden sosyal medya estetiğine kadar her şey görünmez bir statü dilinin parçası hâline geliyor.

Daha çarpıcı olan ise yıllarca kültürel küçümsenmeden şikâyet eden muhafazakâr çevrelerin bugün aynı küçümseme biçimini kendi içlerinde yeniden üretmeye başlaması. Yalnız yön değişiyor. Eskiden seküler elitlerin süzdüğü insanlar vardı; bugün muhafazakâr elitlerin süzdüğü insanlar var. "Kaba", "varoş", "görgüsüz", "taşralı", "niteliksiz" gibi ifadeler artık başka bir ağızdan dolaşıyor. Bir dönem kendisine yöneltilen dili bugün başkalarına uygulayan yeni bir muhafazakâr seçkinlik oluşmadı diyen yalan söyler.

Bu dönüşüm en çok estetik alanda görünür hâle geliyor. Çünkü yeni muhafazakâr sınıf yalnız zenginleşmek istemiyor; aynı zamanda incelmiş görünmek istiyor. Kahve tercihlerinden ev dekorasyonuna, çocuklara verilen isimlerden sosyal medya fotoğraflarına kadar her şey kültürel sermaye gösterisinin mahsülü. Evlenirken en gösterişlisi, nişanlanırken neon lambalar eşliğinde kahvenin en tuzlusu.